Evvelki gün., muhalefet lideri KK'yı dinlerken, zihnim, yakın tarihi yeniden hatırlamaktan uzaklaşamadı...
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde bizdeki yeni partileşme denemeleri, doğrudan Amerikan baskısıyla başlamıştı. Çünkü Amerikan emperyalizmi, İkinci Dünya Savaşı'nda Hitler faşizmine karşı zafer kazandığı için kendisine, kapitalist dünyanın lideri mânasında 'Hür Dünya Lideri' ünvanını almış ve verdirmişti. Amerikan cephesinin yanı başında da, komünist Sovyet Rusya rejimi vardı.
Bizde ise, Osmanlı'nın son döneminde 1908'de başlayan partileşme süreci, 'İttihad ve Terakki Fırkası' ile 'Hürriyet ve İ'tilâf Fırkası'nı denemeye ve yeni bir tarzı geliştirmeye çalışıyordu.
'Birinci Dünya Savaşı'nın ağır yenilgimizle sonuçlanması üzerine, 'İttihad ve Terakki Fırkası' adı, 'Anadolu ve Rumeli Müdafa'y-i Hukuk Cemiyeti' olarak değiştirilmişti.
*
Esasen, Amerikan emperyalizmi, 2. Dünya Savaşı'ndan zaferle çıkıp, halkı tarafından seçilmemiş rejimlerle arasına bir mesafe koyacağına dair açıklamalar yapmaya başlayınca, .. Türkiye de bunlardan birisiydi ve Demokrat Parti o şartlarda, dünyadaki yeni gelişmelere karşılık verecek bir güç odağı olmak ümidiyle kurulmuştu..
İsmet İnönü o dönem anlatırken, içine düştüğü ruh halini yansıtmak açısından, 'Etrafımızda ortaya çıkan küçük küçük devletler bile halklarının iradesiyle yönetilmeye başladıklarına bakıp, ben bir tekparti devrini başında olmanın utancını yaşıyordum.. ' kabilinden bir konuşma bile yapacaktı..
*
Ancak, 'Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri' de 1925'de Halk Fırkası'na dönüşmüş ve bir süre sonra, bu ismin başına, -o günlerin modasına uygun olarak- bir de yeni rejimin adı da olan Cumhuriyet eklenmişti..
Büyük ekseriyeti, 'Cumhuriyet'in, halkın ekseriyetinin iradesine dayalı bir idare sisteminin adı' olduğundan geniş çapta habersizdi ve hem de yapılanların, halkın ekseriyetini iradesiyle ilgisi yoktu.. Halbuki, nasıl olsun ki, o dönemde halkın aslî inanç sistemine karşı verilen ve adına 'inkılab kanunları' denilerek açılan topyekûn savaşlardan kitleler haberi, ancak darağaçları haberlerinden alıyordu. Hattâ en küçük itirazları bile, 'yanlış olmaz mı ve yanlış sonuçlar vermez mi..' diyerek dile getirmeye çalışanlara, 'Rahatını bozarım..' tehditleriyle ne anlatılmak istendiğini herkes gayet iyi biliyordu..
Şairin, 'Yürekler ürperir Yârab, ne korkunç inkılab olmuş; ne din kalmış, ne iman.. Din harâb, iman turab olmuş..' mısralarında dile getirdiği manzara zihinlerde canlanıyordu. Çünkü, yapılanlar, Müslüman bir halkın ekseriyetinin iradesiyle yapılmıyordu herhalde..
*
Bütün bunlar bu millete 100 yıldır yapılanların muhasebesinin yapılamamasından ve üzerinin örtülmesinden kaynaklanıyordu.
Bu durum, ülkemizde ilk olarak yapılan serbest seçim olan 1950 seçimleri öncesinde, Demokrat Parti'nin temel sloganlarından birisi, 'geçmiş 27 yılın (yani, 1923-1950 arasındaki tek parti diktatörlüğü döneminin) hesabını soracağız' şeklindeydi. Ama, o söz ilk dört yıllık iktidar döneminde zâhiren hatırlanmamıştı bile.. Ama, yazılı olmayan ve sözlü olarak o dönemin güvenilir isimlerinden dinlediklerimiz de önemliydi.. Çünkü, geçmişin hesaba çekilmesini Adnan Menderes isterken, 1950-60 arasında 3. C.Başkanı sıfatıyla da etkili olan ve İttihad- Terakki'den beri siyasî çalışmaların içinde önemli mevkilerde bulunan ve M. Kemal'in son başbakanı olmasıyla da siyasette ayrıca rolü olan

48