Baştan başa yıkılmış bir İslâm yurdundan...

-Şam ve Haleb başta olmak üzere- güzergâhımdaki irili-ufaklı yerleşim birimlerinden geçerek yaptığım 3-4 günlük bir seyahatin zihnimde bıraktığı kramp sancıları içinde, gözyaşlarımı yutkunarak gizlemeye çalıştığım insanların arasından, 27 Şubat Cuma sabahının ilk saatlerinde İstanbul Havaalanı'na indim; geride, gözyaşı, yürek burkuntusu ve karşılaştıkları nice acı ve ağır imtihanları vakarla vermek dikkatinde olan ve çoğu ekonomik açıdan, orta-alt gelir grubundan yüzbinleri ve milyonları bırakarak..

Bu satırların sahibi 1980-88 arasındaki ve iki tarafın Müslüman halkından 1 milyona yakın 'İran-Irak Savaşı'nın en ağır füzelerle sürdürülen savaş sahnelerini 8 yıl boyunca ve baştan sona yaşamış birisi olarak, savaşın soğuk yüzüne yabancı değildim, ama, böylesine bir tahribat ile karşılaşacağımı yine de tasavvur edememiştim.

Düşünebiliyor muyuz, 24-25 milyonluk Suriye'nin yaklaşık dörtte birini, 6 milyonu aşkın büyük bir kitleyi bünyesinde yaşatan başkent Şam'ın binalarının rahatlıkla söyleyebilirim ki, yüzde 80'inin sadece pencere camlarının değil, bütün o pencere ve kapı kalıplarının da bombardımanlar ve diğer patlamalar sonunda yok olduğunu ve o evlerin içindeki ev eşyasının yağmalandığını yazabilmek zor.. Ve, on binlerce değil, yüzbinlerce pencere boşluklarının gerisinden karanlık mağara karanlıkları sizi içine çekiyor gibiydi.. Merhûm Necîb Fâzıl'ın, 'Kaldırımlar' şiirindeki bazı mısraları dudaklarımda mırıldanıyorum..

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.

Yolumun karanlığa saplanan noktasında,

Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

İn-cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;

Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;

Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...

Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;

Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Evet, aynen böyle.. Binlerce, 10 binlerce, belki yüzbinlerce evler, gözlerine mil çekilip kör edilmiş 'âmâ'ları hatırlatıyordu.

Sokaklarda çocuklar oyunlarını, sevinç çığlıklarını atarak sürdürüyorlar, ama, 18-20'nin üstündekilerin kamburlaşan omuzları ve yüz hatları sanki 35-40'lı yaşlardaki insanların yüz hatlarını hatırlatıyor..

Ama, yine de, günlük hayatın akışı İstanbul'un Eminönü ve Mısır Çarşısı'ndaki cevvaliyeti yansıtıyor.

Yerli halkın 'Dimeşq', dünya haber ajanlarına hükmeden güçlerin, 'Damascus' ve 100 yıl öncelerine kadar 400 yıl birlikte yaşadığımız o diyarlara Osmanlı toplumlarının ise asırlarca, 'Şâm-ı Şerîf' diye derin bir ihtiramla andıkları Şâm şehrinin neredeyse her tarafını gezip görmek imkânı elde ettik, başta, elbette muhteşem bir mâbed olan Emevî Camiini..

Berzah ve Doğu Guta gibi bazı semtler biraz daha az hasarlı sayılabilse de, evet, Şâm, bir harabeler yığını durumunda.. Bir kısım harabeler, 35-40 km. batıdaki siyonist İsrail rejimi güçlerinin ağır bombardımanlarının ağır yükü..

Şâm'ın kuşbakışı seyredilebilmesi için çıkılması gerekli olan Qasiyûn Dağı'nın eteklerinde alabildiğince uzanan dümdüz ve geniiiş bir ovada kurulmuş olan Şâm şehri muhakkak ki, binlerce yıl geriden gelen bir tarihî arka planla ve o geçmişin kültür ve gelenekleriyle birlikte değerlendirilmezse, gittikleri yerlerden birkaç hatıra fotoğrafı çeken yabancı turistler durumuna düşüverir insan..

Neyse ki, biz, yüz hatlarıyla Suriye halkından farklı bir görüntü vermediğimiz için, pazarlarda, tarihî mescidlerinde, çeşmelerinde de bir yabancı gibi ayılmadığımız için bazan Türkçe, bazan Arabça hitaplara muhatap oluyoruz..

Hele de, son faslı iki ay kadar önce yaşanan iç-savaş yıllarında Türkiye'ye sığınıp Anadolu'nun muhtelif şehirlerinde yıllarca yaşamış olan insanlar sizi öyle bir şükran duygusuyla kucaklıyorlar ki, anlatması zor.. Âdeta birbirinden ayrı düşmüş kardeşlerin kavuşmalarındaki samimiyeti sözlerle yansıtmak ne kadar zor ise, bu da öyle.. Bu arada Türkiye'den geldiğinizi öğrenen insanların size hemen Erdoğan'dan derin bir sevgiyle bahsetmeleri, onu bir 'baba' gibi değerlendirdiklerini gözleri ışıldayarak anlatmaları, görmeye değer..

AK Parti İstanbul m.vekili ve TBMM İdare Âmiri Hasan Turan bey, Ramazan'ın başında, bir dost meclisindeki sohbetinde, 'Suriye'deki büyük şehirlerde Ramazan boyunca halk kitlelerine, Türkiye'deki bir çok belediyenin iftar programları düzenlemelerinin çok yerinde olacağını' söylediğinde, bunun orada bulunanların hemen hemen tamamınca çok yerinde bir kardeşlik dayanışması olacağı şeklinde değerlendirilmiş ve o da bu konuyu 'AK Parti' yönetimine intikal ettireceğini söylemişti.. Ve, konu Başkan Erdoğan'a da intikal ettirilince,