'Anaç' kelimesi, genel olarak bilindiği üzere, 'analığı çağrıştıran üretkenliği' hatırlatır. Bu açıdan, 'anaç tavuk' denildiği gibi, 'anaç koyun' ve hatta çok çocuk dünyaya getiren ve yavrularını korumayı aslî gaye olarak benimseyen analar için de 'anaç kadın' deyimi kullanılır.
Bazı ideolojik hareketlerden de, çok farklı bölünmeler veya yeni hareketler meydana gelirse, ilk baştakine, 'anaç ideoloji' denilir. Keza, siyasî hareketler veya partiler için de böyledir bu..
*
Bu açıdan bakıldığında bizdeki 'Ana Muhalefet Partisi'ne ve dünyadaki benzerlerine de, 'Anaç Parti' denilmesi tabiîdir.
Çünkü, 1889'da ilk kez kurulan ve 'İttihad-ı Osmanî' adıyla faaliyete geçen ve 1900'lerin başından itibaren gizli şekilde, 'Birlik/vahdet ve ilerleme' mânasına gelen 'İttihad ve Terakki Cemiyeti ve '(hürler, hürriyetçiler mânasına gelen) 'Ahrar Fırkası' gibi sosyal ve siyasî teşkilatlanmalara, fırkalaşma /partileşme süreci bizim toplum yapımızda da taa o zamandan beri etkisini sürdürür.
*
Birinci Dünya Savaşı'na, 'İttihad- Terakki' hükûmetinin kararıyla ve belki de o günkü dünya şartlarında kaçınılması neredeyse mümkün olmayan ve 4 yıllık çetin bir savaşa girdik ve o mücadeleden müttefikimiz olan diğer devletlerle birlikte ağır bir yenilgiyle çıktık..
Bu ağır yenilgi öncesindeki 600 yılı aşkın süre boyunca hükümfermâ olan Osmanlı Devleti, aynı coğrafyada ve Moğol İstilâsı'yla yok edilen Selçuklu Devleti'nin yıkıntıları üzerinde, 'devletleşme şuûru ve sosyal disipliniyle çeşitli 'beylikler' halinde devletleşme çabaları içinde, yeniden filizlenen direniş odaklarından birisi olarak neşv'ü nemâ bulmuştu.
O beyliklerin en küçüklerinden olan ve bugünkü Bilecik-Söğüt civarında filizlenen Osmanlı Beyliği'nin zaman içinde diğer beyliklerle de bütünleşerek, 'dest ve ruh'u taqvâ' ile beslendiğini söylemenin abartı sayılamayacağı bir gelişim çizgisiyle 6 asrı aşkın bir zaman dilimi boyunca dünya siyasetini etkileyen bir Müslüman güç odağı halinde varlığını güçlü şekilde ortaya koyan Osmanlı Devleti'nin, Birinci Dünya Savaşı'nda uğradığı ağır yenilgiden sonra..
O savaşın galibi olan emperialist güçlerce parça parça edilmesi ve Anadolu coğrafyasındaki Müslüman halkın, -külleri arasındaki kıvılcımın yeniden alevlenmesi misali-, 1920'lerden itibaren tekrar diriliş çırpınışları içinde, yine de, bir İslamî direniş odağı halinde tarihe yeniden yön vermeye çalışmasının hikâyesini anlamak elbette kolay değildir. Uğradığı nice iç ve dış yeni emperyalist entrikalara rağmen, Anadolu coğrafyasındaki Müslüman halkın macerası evet, ibretliktir..
Bu bakımdan, Başkan Erdoğan'ın Kurban Bayramı öncesinde yayınladığı mesaja sıradan bir resmî açıklama gibi değil, geçmiş asırların bir tarih muhasebesi mantığıyla da bakmak ve orada dile getirilen görüşlerin tedaîleri/ çağrışımları üzerinde düşünmek gerekir.
*
Kezâ, son günlerin sosyo-politik gelişmelerini de bu açıdan değerlendirmekte fayda olsa gerek..
1920'lerde Anadolu'da şekillenen ve dünyanın her bir yanındaki Müslüman halkların da 'hayır duaları' ve yardımlarıyla filizlenen İslamî direnişin, sonradan, içerden saptırma çabalarına rağmen, yok edilememesi üzerinde de, evet derinlemesine düşünülmesi gerekir..
Düşünelim ki, 1920'lerde Anadolu Müslümanlarının verdiği ve dünyanın her bir yanındaki diğer Müslümanların gözyaşları içinde dile getirdiği duaları ve her türlü desteklerini etkisiz hale getirmek için emperial odakların bu kez de içeriden nice tuzaklarla, özellikle 1840'lardan itibaren çalışacağı açıktı.. (Ki, ekliyelim, o ilk zamanlar Yeni Osmanlılar veya Jön Türkler diye isimlendirilen ve baştaki Sultan'ın etrafını kuşatan kadrolar, 6 asırlık Osmanlı'nın tarih sahnesinden atılmasının son demlerinde, İttihad-Terakki Cemiyeti, ortaya çıkmıştı.. Bu hareket, daha sonra ise, Birinci Dünya Savaşı'nın ortaya çıkardığı zaruretlerle, 'Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri'ne (hukukun, hakların savunulması hareketini esas alan bir yeni mücadeleye) dönüşmüştü ve hiç bir etnik unsurun korunması sözkonusu değildi..
Sözkonusu 'Müdafai Hukuk Cemiyeti'nin ana nizamnamesinin ilk maddesinde aslî hedef olarak, 'Ahali'y-i İslâm'a yapılan mezalime son vermek..' yazılmıştı; filânca kavmin- kavimlerin korunması değil.. Ama, Birinci Dünya Savaşı'nın yıktığı Avrupa'da, başta Almanya, İtalya ve İspanya olmak üzere, hemen her toplumda ırkçı, kavmiyetçi/ ulusçu, sadece filan dilden konuşanların kurtarılması, yüceltilmesi gibi düşünceleri şekillendiren nasyonalist cereyanlar, Almanya'da Adolf Hitler'i, İtalya'da Benito Mussolini'yi ve İspanya'da General Fracisco Franco'yu, Portekiz'de Antonio de Oliveira Salazar gibi, 'toplum için ferdler fedâ edilebilir..' nazariyesini esas alan faşizmin bayrakdarlığına soyunan diktatör liderleri ortaya çıkarmıştı, Rusya'daki Stalinci komunist uygulamaya da karşılık olarak..
*
Ki, okumuş sınıflarımıza daha önceden ve büyük çapta ârız olan ve Avrupa görmüşlüğün de etkisiyle, aşağılık duygusuna kapılan ve kendilerini, halkın geneline nisbetle, 'münevver' /aydınlanmış olarak niteleyen ve 'bürokraside ve ekonomik hayatta sosyal kesimler', merhûm Ziya Paşa'nın 1870'lerde, 'Mösyö- pardon' diyerek eylersen, 'feth-i kelâm' (söze başlarsan), / Denilir her sözüne, aynı keramet gibidir..' veya 'Milliyeti nisyan ederek (unutarak), her işimizde,/ Efkâr-ı Freng'e (Frengistan /Avrupa diyarlarının düşüncelerine) tebaiyyet yeni çıktı..' mısralarında dile getirdiği anlayışın zebunu olmuşlardı, büyük çapta..

12