İstanbul'da bir huzurevi. Dört katlı taş binanın ortak salonu ağır bir sessizliğe gömülmüş. Soluk yeşil koltuklarda iki ihtiyar... Erkek seksen iki yaşında. Kadın yetmişinden sonra saymayı bırakmış. Battaniyelerine sarınmış, gri binaların ardında batan güneşi seyrediyorlar.
Menteşeleri eskimiş pencerelerden, nemli ve serin bir sonbahar rüzgârı sızıyor içeri. Peteklerden yükselen ısı, camda küçük su damlalarına dönüşüyor.
Tavandaki eski lambalar can çekişen pervaneler gibi... Aralıklı ve ürkek titriyorlar.
Sessizliği adam bozuyor.
"Nasıl, alışabildiniz mi bari buraya"
"Daha dün bir, bugün iki. Durun bakalım" diyor kadın.
"Çoluk çocuk var mı"
Kadın titrek, kemikli elleriyle telefonuna uzanıyor. "Var" diyor. "Bir kızım var benim."
Adam gözlüklerini burnunun ucuna indirip ekrandaki fotoğrafa bakıyor. Yüzünde tatlı bir gülümseme...
"Maşallah çok tatlı. Cinsi ne"
"Golden Retriever. Adı da Bisküvi."
"Benim de bir oğlum vardı" diyor adam zoraki gülümseyerek. "Duman... Geçen sene vefat etti..."
Bir süre konuşmadan oturuyorlar. Akşam ezanı okunmaya başlıyor. Lambalardan biri cızırdayarak sönüyor.
"Çocuk bakmak meşakkatli iş" diyor kadın. "Eşim bir ara istemişti ama ben cesaret edemedim. Zaten vaktimiz de yoktu. İkimiz de yoğun çalışıyorduk."
"Biz hiç düşünmedik bile" diyor adam. "Bol bol gezdik rahmetli eşimle. Kaç pasaport eskittim bilmiyorum."
Yaşlı adamın gözlerine uzak coğrafyaların hatırası yansıyor bir an. Oturduğu koltuk dar geliyormuş gibi olduğu yerde kıpırdanıyor. Sokakta günün son ışıklarının tadını çıkarmak isteyen çocukların neşeli sesleri...
"Ne güzel işte!" diyor kadın. "Çocuk olsa nereyi geziyorsun Okulu, sünneti, düğünü derken vakit kalmıyor hiçbir şeye."
"Yani! Hem hayırsız evladın olacağına hiç olmasın daha iyi. Ne hikâyeler dinledim ben burada! Duysan şaşarsın..."

6