İçimizdeki kefere tohumları

Dün itibarıyla İstanbul'un 573'üncü fetih yıl dönümünü ulusça idrak ederken aklıma Engin Ardıç'ın fetih kutlamalarından ifrit olduğu geldi.
Rahmetli, "Aradan asırlar geçti, geçen gün almışız gibi neyi kutluyorsunuz.." derdi.
Kutlamaları da "dinci" tesmiye ettiği küçük bir grubun içindeki işi gücü olmayanların gerçekleştirdiğini iddia ederdi.
Halbuki...
Merhum Erbakan, Refah Partisi döneminde stadyumları hıncahınç dolduran kitleler hiç de öyle aylak insanlar değillerdi.
Kaldı ki fetih kutlamalarının bidayetine bakacak olursak "dincilikle" falan alakası yoktu.

***

Sanılanın aksine, Sultan Abdülhamid fetih kutlamalarına izin vermemişti. (Rum tebaayı rencide etme endişesi ve diplomatik dengeler nedeniyle...)
Şaşacaksınız ama söyleyeyim:
Fetih kutlamaları ilkin ("Dinci" tabir edilen kesimin en çok yüzünü buruşturduğu) II. Meşrutiyet döneminde gerçekleşmiştir. İlk büyük resmî tören de İttihat ve Terakki döneminde yapılmıştır.
Fakat I. Cihan Harbi sonrasının zorlu koşulları nedeniyle 1916'da kutlamalara ara verilmiş, ta ki 1953'e kadar. Demokrat Parti döneminde çok görkemli kutlamalara başlandı.
Engin Ardıç'ın şu sorusuna aynen katılıyorum: "Niçin her sene bu zamanda dönüp dönüp bütün dünyaya 'burası aslında bizim değildi, sonradan geldik, zorla aldık' mesajını veriyorsunuz"

***

Gelgelelim, rahmetlinin "Hatırlatmayın şunu kefereye" serlevhalı söz konusu yazısında, "Osmanlı-Türk damgasını silinmez şekilde vurduğumuz İstanbul'un elimizden gitmesinden mi korkuyoruz da her sene bu fetih meselesini dönüp dönüp kefereye hatırlatıyoruz" şeklinde hülasa edebileceğimiz yaklaşımına katılmıyorum.