Oportünizm treninin vagonlarında yitirilen güven

Dün eleştirdiği görüşleri bugün savunan, geçen ay sövdüğü adamı bu ay göklere çıkaran, bir yıl önce "asla kabul edilemez" dediği uygulamalara bugün sahip çıkan insanlarla dolu dört bir yanımız.

Bunların ilkesizliğini eleştirdiğinizde şöyle diyorlar:

"Romantizmin devri geçti, pragmatik olmak lazım."

Ama bu pragmatizm değil, düpedüz oportünizm.

Bunların ikisi de sonuçlarla ilgilendiği için birbirine karıştırılır.

İkisini ayıran çizgi ince ama belirleyicidir.

Pragmatizm, haritaya (ilkelere) sadık kalmak şartıyla en kestirme yoldan hedefe ulaşmaktır.

Oportünizm ise aynı sonuç odaklılığı araçsallaştırır: Amaç artık bir sorunu çözmek değil, hiçbir ahlaki ilke tanımadan, ne pahasına olursa olsun hedefe ulaşmaktır.

Pragmatist, "hangi yöntem işe yarar" sorusunu, oportünist ise "ne yaparsam kazanırım" sorusunu sorar.

Pragmatizm, gerçekçiliği ve sorun çözme yeteneğini ifade eder; oportünizm ise ilkesiz fırsatçılığı.

DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR

Ülkemizde oportünizm, önce siyasetçiler ve bürokratlar, sonra geniş halk kesimleri için bir hayatta kalma stratejisi haline gelmiştir.

Uzun süre kuralsızlığın hüküm sürdüğü toplumlarda, ilkeleri korumanın maliyeti çok yükselir. Tutarlılık ödüllendirilen değil, cezalandırılan bir davranış haline gelir. Bunun sonucunda insanlar, karakterlerini değil pozisyonlarını korumaya çalışırlar.

Leon Festinger'in "bilişsel uyumsuzluk" kavramı, çelişen iki inanç ya da davranışı aynı anda taşımanın yarattığı rahatsızlığı tarif eder.

İlkelerine ihanet eden birinin -en azından teoride- şiddetli bir bilişsel uyumsuzlukla yüzleşmesi beklenir.

Dün savunduğunu bugün inkâr eden, dün taşladığını bugün alkışlayan oportünist birey, bu tutarsızlığını kendi vicdanına nasıl kabul ettirir

Pek çok insan bu yükü sırtından atmak için hayatı yekpare bir süreç gibi değil, parçalanıp art arda dizilmiş vagonlara dağıtılan epizotlar gibi yaşıyor.

Her vagonun kendi ilkeleri, kendi ittifakları, kendi değişmez doğruları var; ama bunların hiçbiri bir sonraki vagona taşınmıyor.

Böylece geçmişteki tutumla bugünkünü karşılaştırma zorunluluğu ortadan kalkıyor.

Alasdair MacIntyre, Erdem Peşinde adlı eserinde, ahlaki failliğin ancak anlatısal bütünlük içinde mümkün olduğunu savunur: Bir eylemi anlamlandırmak, onu bütüncül bir hayat hikâyesinin parçası olarak görmeyi gerektirir.

İnsanlar adeta benliklerini parçalayarak, aldıkları tutarsız ahlaki ve siyasi tutumların hesabını vermekten kurtulmaya çalışırlar. Çünkü sadece varlığı süreklilik arz eden bir özneye hesap sorulabilir.