Yaşadıklarımızı izah etme çabasındaki düşünürlerin sık sık gönderme yaptıkları iki distopya vardır: George Orwell'in 1984'ü ve Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı.
Orwell'in kurgusunda bilgilere erişim, devlet baskısıyla büyük ölçüde kontrol edilir ve çoğu zaman engellenir. Kitaplar yasaklanır, düşünceler sansürlenir, insanlar gözetlenir, devlet "gerçeği" tekeline alır.
Huxley'in kurgusunda ise insanlar bilgiye ulaşamadıkları için değil, başlarından aşağı boca edilen sonsuz uyaranın içinde boğuldukları için düşünemez hale gelir; baskıyla değil, dikkat dağınıklığıyla yönetilirler.
Bugün Orwell'inkinden çok Huxley'in dünyasında yaşadığımız açık.
Tarihin hiçbir döneminde bu kadar bol ve çeşitli bilgi, bu kadar kolay erişilebilir olmadı.
Milyonlarca kitap, makale, podcast ve video, istediğimiz anda önümüze düşüyor.
Sorunumuz, bilgiye erişememek değil, zira bilgi parmaklarımızın ucunda.
Sorunumuz, neyin gerçekten değerli olduğunu ayırt edememek.
İnsan olarak kapasitemiz sınırsız değil.
İki temel kısıtımız var: Dikkat ve Zaman.
Bir insanın ömrü boyunca okuyabileceği kitap sayısı da, derinleşebileceği mesele sayısı da sınırlı.
Fakat dijital dünyada insana sanki sınırsız kapasitesi varmış gibi davranılıyor.
Sürekli önümüze yeni içerikler sürülüyor. Bir video bitmeden öteki başlıyor. Bir düşünce oluşmadan başka bir uyaran araya giriyor.
Bu yolla bilgi sahibi olmuş olmuyoruz; sadece veriye maruz kalıyoruz.
Üstelik bugün karşımıza çıkan içeriklerin önemli bir kısmını biz seçmiyoruz, algoritmalar seçiyor.
Ne izleyeceğimizi, neye öfkeleneceğimizi, neyle eğleneceğimizi, neyin gündem olacağını büyük ölçüde platformların algoritmaları belirliyor.
Bu algoritmalar zihinsel gelişimimiz, bir şeyi öğrenmemiz, anlamamız ya da tutarlı kanaatler geliştirmemiz için değil, bizi mümkün olduğu sürece ekranda tutmak için tasarlanıyor.
Bir insanın daha bilgili, derinlikli ya da geniş ufuklu biri haline gelmesi, büyük sosyal medya platformlarının umurunda değil. Onlar için önemli olan tek şey ilgimizi çekebilmek.
"Dikkatimiz" artık alınıp satılan bir şey.
Bu yüzden algoritmalar genellikle insandaki en güçlü dürtülere oynuyor: öfkeye, meraka, korkuya, hazza, kutuplaşmaya, teşhire...
İnsanı geliştiren içerikler çoğu zaman daha yavaş, daha renksiz, daha sessiz ve daha zahmetli oluyor.
Ama algoritmalar daha ziyade yüzeysel, hızlı ve gürültülü olan "içerikleri" ödüllendiriyor.
Tam da bu yüzden, bugün yeniden "rehber" meselesini konuşmak gerekiyor.

4