Türkiye'de ideolojilerin fedailiğine soyunanların çoğu kendisini, "neye karşı olduğuyla" tanımlar; kendi tezlerinden önce hangi düşmanların tezleriyle mücadele ettiğini anlatmaya koyulur!
Başka fikirlere itiraz etmek, ortaya özgün bir fikir koymaya nispetle çok daha kolaydır.
Bu durumun en trajik yansımalarından biri de İslamcılık düşüncesinde görülür.
Kendi özgün tezlerini üretemeyen İslamcılık, bir "anti-tez" olmanın konforuna sığınır.
Sosyal düzen ve ekonomi hangi prensipler üzerine kurulmalıdır Bireyin özgürlüğü nerede başlar nerede biter Yöneticilerin ellerindeki gücü istismar etmelerinin önüne geçmek için ne yapılmalıdır Bilim ve sanat insanlarının yanı sıra gazetecilere lazım olan hürriyet nasıl temin edilmelidir
İslamcılara bu tür somut sorular soranlar, tatmin edici cevaplar alamazlar.
Çünkü pek çok İslamcı, aklında şeytan taşlamaktan başka bir şey olmadığı için tavafa fırsat bulamamış, bu tür soruların cevaplarına kafa yormaya gerek bile hissetmemiştir.
Kendi Işığı Olmayan Ay Gibi
Bir ideoloji, eğer sadece "öteki" üzerinden anlam kazanıyorsa, ötekinin yokluğunda tükenmeye mahkûmdur.
Tıpkı ışığını güneşten alan ay gibi; karşısındaki "Batı", "modernite" veya "sekülerizm" ışığını çektiği an, İslamcılık zifiri karanlıkta kalır.
İslamcılık bir değer, bir etki, bir katkı üretemez, çünkü bir anti-tez olmaktan öte iddiası yoktur. Varlığını ancak -gerçek yahut muhayyel- düşmanlarla savaşarak koruyabilir.
Kendi varlığını ancak bir çatışma, bir gerilim ve bir "reddiye" üzerinden tanımlayan bir ideolojinin, topluma vaat edebileceği kalıcı bir huzur ya da çözüm de olamaz.
Çünkü tüm iddiası kocaman bir tepkiden ibarettir!
Sahici Öfkeden Taklitçi Reaksiyona
Bu reaksiyonerliğin genetik kodları 19. yüzyıla, Cemaleddin Afgani gibi figürlerin İslam dünyasını sömürgeciliğe karşı uyandırma çabalarına dayanır. Ancak o günün şartlarında, kapıya dayanmış fiziki bir emperyalizme karşı verilen bu "tepki", ontolojik bir savunma refleksiyken; bugün gelinen noktada bu tutum, içi boşaltılmış bir "taklit reaksiyona" evrilmiştir.
Afgani ve çağdaşları, Batı'nın tekniğini ve felsefesini bizzat onun sahasında anlamaya çalışarak bir direnç hattı kurmaya gayret ediyorlardı. Bugünün İslamcılığı ise o günün sahici arayışlarını sadece bir kimlik aksesuarı olarak kullanmaktadır. Artık ortada sömürgeciye karşı üretilen bir "alternatif dünya vizyonu" yahut "ahlaki bir itiraz" değil, sadece kendi varlığını meşrulaştırmak için muhtaç olunan "düşman" vardır.
Varlığını Düşmanına Bağlamak
Necip Fazıl'ın İslamcı camianın zihin kodlarını şekillendiren şu meşhur dizeleri bu tepkisel ruh halini çok iyi özetler:
"Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın."
Bu mısralar, aslında trajik bir itiraftır.

4