Türkiye, yaklaşık kırk yıl boyunca ağır bir terör ve şiddet döneminin acılarını yaşadı.
Bu uzun yıllar boyunca ocaklara ateş düştü, anneler ağladı, gençler toprağa verildi. Binlerce aile evladını, kardeşini, eşini kaybetti. Kayıpların sayısı konusunda farklı rakamlar zikredilse de geride kalan acının büyüklüğü tartışılmaz.
Her iki tarafta da ölenler kendi inanç ve değer dünyaları içerisinde "şehit" olarak nitelendirildi. Fakat sonuçta değişmeyen bir hakikat vardı: Anneler ağlıyor, çocuklar babasız kalıyor, kardeşler kardeşsiz büyüyordu.
Kırk yıl boyunca silahlı mücadeleyle ulaşılmak istenen hedeflerin hiçbiri kalıcı bir huzur ve çözüm getirmedi. Sonunda tarafların yorulduğu, şiddetin topluma ağır bir bedel ödettiği bir noktaya gelindi. Bugün "Terörsüz Türkiye" hedefi etrafında yeni bir dönemin konuşulması, işte bu acı tecrübenin ardından ortaya çıkan önemli bir gelişmedir.
Fakat insanın aklına şu soru geliyor: Acaba bu zeytin dalı kırk yıl önce uzatılamaz mıydı
Bence uzatılabilirdi. ünkü meseleye sadece güvenlik penceresinden değil, kardeşlik, adalet, hukuk ve insanlık penceresinden de bakmak gerekiyordu. Birbirinden koparılması mümkün olmayan iki kardeş. Türkler ve Kürtler, asırlardır aynı coğrafyada yaşayan, kaderleri birbirine bağlı iki halktır. Ortak tarihleri, ortak inançları ve ortak medeniyetleri vardır. Allah'ları bir, peygamberleri bir, kitapları bir, kıbleleri birdir. Aynı camilerde saf tuttular, aynı cephelerde omuz omuza mücadele ettiler, aynı vatanın acısını ve sevincini birlikte yaşamışlardır.
Bediüzzaman Hazretlerinin özellikle Eski Said dönemindeki eserleri, bu mesele açısından bugün dahi üzerinde düşünülmesi gereken önemli mesajlar taşımaktadır. Münâzarât'ta Kürtlerin geleceğinin Türklerin hayat ve saadetiyle bağlantılı olduğunu ifade eder. "Biz Kürtler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder."1 der. Bu yaklaşımın temelinde ayrıştırmak değil, birlikte yaşamak ve birbirini tamamlamak vardır.

10