İnsan hayatı iki büyük hakikatin arasında geçer: Nimet ve musibet. Nimet geldiğinde vazife şükürdür; musibet geldiğinde vazife sabırdır. Her ikisi de kulluğun iki mühim kanadıdır. Bir kanat eksik olursa, insan mânen yükselemez.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, nimetin içinde rahmetin, musibetin içinde ise hikmetin gizli olduğunu ders verir. Bu sebeple mümin, nimette şımarmaz; musibette de ye'se düşmez. Her iki hâli de Rabbinden bilir.
Kur'ân-ı Kerîm'de Cenab-ı Hak, "Şükrederseniz elbette nimetimi artırırım." buyururken, sabredenler hakkında ise "Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir." müjdesini vermektedir. Biri nimetin devamına, diğeri İlâhî maiyyete işaret eder.
Peki, hangisi daha üstündür
Âlimler bu hususta güzel bir ölçü vermişlerdir: İnsan nimet içinde ise en büyük vazifesi şükürdür. Musibet içinde ise en büyük ibadeti sabırdır. ünkü Allah, kulundan içinde bulunduğu hâlin kulluğunu istemektedir.
Bediüzzaman Hazretleri, hastalıkların ve sıkıntıların günahlara kefaret olabileceğini, sabırla karşılandığında insanın manevî derecesini yükselteceğini ifade eder. Fakat nimetin hakkını vermek de kolay değildir. Zenginlikte şükretmek, sağlıkta Rabbini unutmamak ve makamı adaletle kullanmak, büyük bir imtihandır.
Hakikatte sabır ile şükür birbirinden ayrılmaz. Sabreden kimse, musibetin içinde gizlenmiş rahmete de şükreder. Şükreden kimse ise, nimetin elinden alınabileceğini düşünerek tevazu içinde yaşar. Böylece sabır şükrü, şükür de sabrı doğurur.
Asrımızın en büyük hastalıklarından biri, küçük bir sıkıntıya karşı sabırsızlık; büyük nimetlere karşı ise gaflettir. Oysa mümin, bir diken batsa "Bunda da bir hikmet vardır." der; bir lokma ekmek yese "Elhamdülillâh" diyerek nimetin sahibini hatırlar.

9