Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali'nin (ra) taraftarıdır

Şiiler ve Sünniler arasındaki söyleşim neden her zaman Ali'nin kişiliğinin yanlış anlaşılmasında takılıp kalıyor; gerçek birlik hak perestlikte değil mi?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Şia ve Sünni mezhepleri arasındaki görüş ayrılıklarının, özellikle Hz. Ali'nin değerlendirilmesi konusundaki yanlış anlaşılmalardan kaynaklandığını iddia eder. Bu bölünmeyi körükleyenlerin asıl Hariciler ve mülhidler olduğunu, oysa her iki mezhepti de Hz. Ali'ye karşı sadakat birleştirebileceğini savunur. Peki, iki mezhep arasında bir diyalog mümkün olabilir mi, yoksa tarihsel söylemler çok derinden kök salmış mıdır?

Amma Şia-i Hilâfet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur.

ünkü bunlar Hazret-i Ali'yi (ra) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. ünkü diyorlar ki "Hazret-i Sıddık (ra) ile Hazret-i Ömer (ra) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (ra) onlara mümaşat etmiş, Şia ıstılahınca takiyye etmiş, yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş." Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve "Esedullah" ünvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zatı riyakâr ve korkaklıkla ve sevmediği zatlara tasannukârâne muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında mümâşat etmekle, haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (ra) teberrî eder.

İşte ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali'yi (ra) tenkis etmez, sû-i ahlâk ile itham etmez, öyle bir harika-i şecaate korkaklık isnad etmez ve derler ki: "Hazret-i Ali (ra) Hulefa-i Raşidîni hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve racih gördüğü için gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim etmiş."

Elhâsıl: Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat onu ihtiyâr etmiş. Fakat maatteessüf, Ehl-i Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali'yi (ra) tenkit ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilâfete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ithamlarından, Alevîler Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar. Halbuki Ehl-i Sünnetin düsturları ve esas mezhepleri, bu fikirleri iktiza etmiyor, belki aksini ispat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirlerle Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali'nin (ra) taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali'yi (ra) lâyık olduğu sena ile zikrediyorlar. Hususan, ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid ve şah-ı velâyet biliyorlar. Alevîler, hem Alevîlerin, hem Ehl-i Sünnetin adavetine istihkak kesb eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp ehl-i hakka karşı cephe almamalıdırlar. Hatta bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnetin inadına sünneti terk ediyorlar. Her ne ise, bu meselede fazla söyledik; çünkü ulemanın beyninde ziyade medar-ı bahis olmuştur.