Aslında okumak dediğimiz şey, sadece harflerden bir köprü kurup karşıya geçmek değildir. Kitapları zihin oyunlarına malzeme yapmak, birkaç alıntı ezberleyerek entelektüel gösterilerin vitrini hâline gelmek hiç değildir. Bugün etrafımıza baktığımızda herkesin elinde bir kitap, telefonunda sayısız metinler ve zihninde binlerce bilgi kırıntısı var. Dünyanın en büyük kütüphanesinin kendi kütüphanesi olduğunu övünerek söylüyor. Peki, söylenen sözler kalbimize dokunmuyorsa, halimiz hayranlık (imrenme) uyandırmıyorsa ne anlamı var Gün boyu sayfalarca kelime tüketiyor, hızlıca okuyor, çabucak geçiyor, bir başka metne yöneliyoruz. Konuşmaktan bir türlü bıkmıyoruz. Asıl mesele, kendimizi hakiki bir düşünceye ve bir gerçeğe teslim edebilmektir.
Biz okumayı uzun zamandır yalnızca bilgi toplamak, malumat sahibi olmak zannettik. İsimler ezberledik, kitap adlarını sıraladık, alıntılar paylaştık, yazarların isimlerini kültür göstergesi gibi kullandık. Kitabın kapağını göklere çıkardık ama çoğu zaman içine eğilip "bu kitap bana ne söylüyor" diye sormadık. Oysa bir kitabın adını ve yazarını bilmek yetmez. Asıl mesele, okuduğumuz kitabın bize ne söylediği ve söyledikleriyle bizde neyi değiştirdiğidir. Çünkü okumak, yalnızca bilmek için değil, insanın kendisini yeniden kurabilmesi, çıtayı yükseltmesi, ruhunu özgürleştirmesi içindir. Başkalarına hava atmak değildir.
Gerçek okuma, insanın kendisiyle baş başa kalabilme hâlidir. Kalabalığın ortasında, dünyanın bütün gürültüsüne rağmen kendi içine çekilebilmek, okuduğu cümlenin üzerinde durmak, düşünmek, anlamaya çalışmak ve gerektiğinde kendisini o cümlenin karşısında sorgulamaktır. Eline bir kitap almak marifet değildir. Marifet, kitabın seni yakalaması ve kapağını kapattıktan sonra da zihninde, kalbinde yaşamaya devam etmesidir. Kur'an okuyan her iman sahibini Kur'an'ın harfleri nurlarla ve meleklerle karşılar. Bazen okudukça eksildiğini hisseder insan. Fakat eksilen sen değilsindir, her şeyi bildiğini sanan ukalalığın, kibrin ve kendini merkeze koyan bakışındır. Öğrendikçe, ilmin arttıkça ne kadar az şey bildiğini bilmektir okumak. İyi kitaplar, insanın gururunu, kibrini artırmaz. İnsanın iddialarını törpüler, ona bilmiyorum diyebilmenin, susmanın ve yeniden öğrenmenin edebini öğretir.
Okudukça insan uyanmalı, kendi gerçekliğiyle yüzleşmelidir. Ne kadar çok okursa aslında ne kadar az bildiğini fark etmelidir ki, bu fark ediş onu mahcup etmekle kalmamalı, daha dikkatli ve daha sorumlu bir insan hâline getirmelidir. Gerçek bilgi, insana kibir değil, mesuliyet yükler. Okumak, yalnızca zihni beslemek değildir, insanın ruhunu, hafızasını, vicdanını ve kalbini de yeniden uyandırmaktır. Bazen bir kitapta unutulmuş bir anne sesini, bir baba şefkatini, çocukluğun eski bir sokağını, kaybedilmiş bir dostun hatırasını buluruz. Bir cümle yıllar öncesinden çıkıp gelir ve içimizde hiç beklemediğimiz bir kapıyı açar. Bazı kitaplar vardır ki son sayfasına ulaştığınızda bitmez. Hayatınızı dönüştürmeye başlamıştır.
İşte okumanın asıl kıymeti de buradadır. Kitap insanı kendisine götürür. Kendi eksikliğini, gediğini ve zaaflarını fark ettirir. İnsan eksikliğini kabul ettiği zaman büyümeye başlar. Kendini tamamlanmış görenin öğrenecek fazla bir şeyi kalmaz, kendini eksik bilen ise her gün yeniden öğrenmeye açıktır. Hakiki okuyucu, bilgisi arttıkça sesini yükselten değil, sözünün ağırlığını bilen insandır. Her masada bildiklerini anlatmak yerine, bilmediklerinin genişliği karşısında susmayı öğrenir. Çünkü hakikat, bazen uzun cümlelerde değil, insanın sustuğu yerde daha açık görünür.
Bu sebeple okumak, ferdî bir tercih olmanın ötesinde bir sorumluluktur. Ailede, okulda, kültür hayatında ve toplumun bütün katmanlarında yeniden bir okuma iklimi oluşturmak zorundayız. Okumayan insan, yalnızca bilgi bakımından eksik kalmaz, zamanla kendi dünyasının sınırları içine hapsolur. Başkasını anlamakta, farklı düşünceye tahammül etmekte ve kendi yanlışını görmekte zorlanır. Okuyan insan ise başka hayatlara, başka tecrübelere ve başka dünyalara kapı açar. Böylece yalnızca kendi ömrünün tecrübesiyle yetinmez, kitaplar vasıtasıyla kendisinden önce yaşamış insanların birikiminden de istifade eder. Bir milletin kültür ve medeniyet hafızasını koruması, yeni nesillere aktarabilmesi ve geleceğe sahici bir söz söyleyebilmesi de ancak böyle bir okuma ve düşünme iklimiyle mümkündür.
Bir toplum süslü sloganlarla, meydanlarda atılan nutuklarla ve yüksek sesli iddialarla dirilmez. Toplumları asıl değiştiren, okuyup düşünen, düşündüğünü hayatına taşıyan insanların sessiz gayretidir. Gürültüyle değil, yaşayışla olur bu işler. Söylediğimiz sözün tesirli olması için önce onu anlamamız ve yaşamamız gerekir. Davet edildiğimiz bir sohbet, seminer veya konferansa hazırlıksız gitmek hem söze hem dinleyene karşı eksikliktir. Okumak, araştırmak, not almak ve üzerinde düşünmek, söyleyeceğimiz sözün hakkını verebilmenin ilk şartıdır. Yeri gelmişken bir iki hususun da altını çizmek istiyorum:

4