Nasibin dört kapısı

İnsan hayatının en çok kullandığı fakat üzerinde en az düşündüğü kelimelerden biridir "nasip". Bir işe girdiğimizde "nasibimizde varmış" deriz. Bir insanla karşılaştığımızda "nasip olmuş" deriz. Bir şehir değiştirir, bir dost edinir, bir kapıdan içeri girer, bir başka kapıdan çıkarken yine aynı sözü söyleriz: "Nasip..."

Ne var ki çoğu zaman nasibi yalnızca mal, mülk, makam, evlilik veya dünya nimetleriyle sınırlandırırız. Oysa hakikatte nasip, insanın Allah katındaki payıdır. Bir gönle düşen huzur, bir kalpte açılan marifet kapısı, bir secdede dökülen gözyaşı, bir gecede edilen samimi tövbe de nasiptir.

Bazen iki insan aynı camide namaz kılar. Aynı imamın arkasında saf tutar, aynı hutbeyi dinler, aynı duaya "âmin" der. Fakat namaz bitip de camiden çıktıklarında biri kalbinde büyük bir değişim hissederken diğeri hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder.

Demek ki mesele yalnızca bulunmak değil, nasiplenmektir. Nice insanlar vardır ki yıllarca ilim meclislerinde bulunurlar fakat kalplerine bir damla hikmet düşmez. Bedenleri orada ruhları başka diyardadır. Nice insanlar da vardır ki duydukları tek bir cümleyle hayatlarının yönünü değiştirirler. Ruhları bedenleri bir bütün haline gelmiştir. Çünkü hakikat, herkese aynı şekilde görünse de herkes ondan aynı ölçüde pay alamaz.

Tasavvuf büyükleri nasibi sadece elde edilen şeylerle değil, insanın manevî yolculuğunda geçtiği duraklarla da açıklamışlardır. Bu duraklar, insanın Rabbine yaklaşırken geçtiği dört ayrı kapıyı hatırlatır.

İlk kapı, yaratılışın ve nefsin getirdiği imtihanların kapısıdır. İnsan dünyaya birtakım arzularla gelir. Hırs, öfke, tamah, şehvet, kibir ve dünya sevgisi insanın tabiatında bulunan ağır yüklerdir. Her insan bunlarla farklı şekillerde imtihan edilir. Kimi servetle sınanır, kimi makamla, kimi şöhretle, kimi de yoklukla...

Aslında çoğu insan nasibini nimetlerde arar; hâlbuki bazen asıl nasip imtihanın kendisidir. Çünkü ateş altını nasıl saflaştırıyorsa, musibetler ve mücadeleler de insanı olgunlaştırır. Nice insanlar vardır ki rahatlık içinde kaybolmuş; nice insanlar da vardır ki çileler sayesinde Rabbini bulmuştur.

İkinci kapı, şeriatın aydınlığında yaşama nasibidir. İnsan için en büyük nimetlerden biri helâl ile haram arasındaki çizgiyi koruyabilmektir. Haramdan uzak durabilmek, nefsin her istediğini yapmamak, Allah'ın çizdiği sınırları muhafaza edebilmek büyük bir lütuftur. Çünkü gerçek hürriyet, her istediğini yapmak değildir. Gerçek hürriyet, nefsin esaretinden kurtulabilmektir.

Bugün insanlık sınırsız özgürlüğü konuşuyor; fakat birçok insan arzularının kölesi hâline geldiğinin farkında bile değil. Oysa mümin, bazen yapabileceği bir şeyi sırf Allah razı olmadığı için terk eder. İşte bu terk ediş, görünürde kayıp gibi görünse de hakikatte büyük bir kazançtır.

Üçüncü kapı ise kalbin olgunlaşmaya başladığı menzildir. Burada insan sadece haramlardan kaçmaz; Allah'ın en çok razı olduğu yolu aramaya başlar. Hevâsıyla mücadele eder, nefsini sorgular, her davranışını yeniden tartar. Artık sorusu değişmiştir.

"Yapabilir miyim" yerine, "Allah bundan razı olur mu" diye düşünmeye başlar. İşte tasavvuf ehlinin "seyr u sülûk" dediği yolculuk burada başlar. Bu yolculuk kilometrelerle ölçülen bir yol değildir. Bu yolculuk kalpten kalbe, nefisten ruha, kuldan Rabbine doğru yapılan bir yürüyüştür.

Dördüncü kapı ise nasibin en yüksek mertebesidir. Bu kapı, kulun kendi hesabını bırakıp Allah'ın takdirine razı olduğu kapıdır. Burada insan artık yalnızca istediği şeylerin peşinde koşmaz. Başına gelen her hadisede ilahî bir hikmet aramaya başlar.

Zenginlik verilirse şükreder. Fakirlik gelirse sabreder. Sıhhat verilirse hamd eder. Hastalık gelirse isyan etmez, elhamdülillah her ne geliyorsa rabbimdendir der ve teslimiyet sahibi olur. Çünkü bilir ki her şey Allah'ın takdiriyle gerçekleşmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Şüphesiz benim velîm, Kitab'ı indiren Allah'tır. O, salih kullarını korur ve gözetir." (A'râf, 196)