Vahiy; akılla anlamayı, anlaşılmayı, idrak edip ona göre planlar yapmayı; kurallarına uygun yaşamayı ve adaletle hükmetmeyi ister. Âdem ile Havva'nın insanlığın atası olması da bu hakikatin bir tezahürüdür. Semavî dinler; Âdem'den Nuh'a, Süleyman'dan Davud'a, İbrahim'den Musa'ya, İsa'dan Muhammed'e (salât ve selâm hepsinin üzerine olsun) kadar uzanan peygamberler silsilesini zikrederken, onların ulu elçiler olduğu insanlık vicdanında karşılık bulur. Bunlar mitolojik figürler değil; bilakis kayıtları, metinleri, kitapları ve hukukları olan hakikat önderleridir.
Toplumların evrensel anlayışlarının şekillenmesinde din faktörü tarih boyunca önemli katkılar sunmuş, sunmaya da devam edecektir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında imparatorluklar yerini, "misak-ı millî" sınırlarıyla tanımlanan ulus devletlere bırakmıştır. Sınırlarla daralan dünya; zamanla ortak ses, ortak dil, ortak din, ortak kültür ve ortak paylaşım ihtiyacını daha belirgin hâle getirmiştir. Çünkü savaşlar, birlikte yaşama iradesini derinden sarsmıştır. Bu durum, değişen dünyada daha stratejik düşünmeyi zorunlu kılmıştır. Nitekim devletler, sürekli savaş yerine barış ve özgürlük söylemini geliştirmeye mecbur kalmışlardır. Ancak görünen odur ki, yenidünya düzeninde de çatışmalar bütünüyle sona ermemiş; hak ile batıl arasındaki mücadele, farklı biçimlerde varlığını sürdürmüştür.
Roma, Bizans ve Pers imparatorlukları çoğu zaman fitne ve çatışmalar üzerinden yollar açarken; Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı'nın tesis ettiği uhuvvet ve birlikte yaşama tecrübesine bugün daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Yeniden diriliş için bu mirası doğru okumaya, birlik ruhunu yeniden inşa etmeye ve mevcut sınırların izafîliğini idrak ederek güçlü bir irade ortaya koymaya ihtiyaç vardır. Ortak kültürün ve müşterek hafızanın temelinde tevhid bilinci ve ümmet şuuru yer alır.
Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan demokratik yapılarla birlikte bilim, teknik ve iletişim alanındaki gelişmeler paylaşımı artırmış; aynı zamanda insanlığı daha güçlü birlikteliklere zorlamıştır. Dinlerin ortak çağrısı; insanı disipline etmek, ruh ve beden terbiyesiyle toplumsal dengeyi yeniden kurmaktır. İslam coğrafyası, kıtalararası konumuyla özellikle Asya merkezli yeni dengelerde daha görünür hâle gelmektedir.
Yeni yüzyıl, Asya kıtasının etkin rolünün öne çıktığı bir dönemdir. "Türk Yüzyılı" söylemi de bu bağlamda yalnızca siyasi değil, aynı zamanda bir medeniyet ve birlik tasavvurunu ifade eder. Avrupa Birliği ülkeleri de kendi içlerinde birlik ruhunu daha derinleştirme ihtiyacı hissetmektedir. Daralan dünyada eşit paylaşım, karşılıklı tahammül ve savaşsız bir gelecek ideali çoğu zaman söylem düzeyinde kalmaktadır. Oysa din; saygının, sevginin, teslimiyetin, adaletin ve özgürlüğün adıdır.
Semavî dinler içinde İslam, son vahiy olarak önceki ilahî mirası kuşatıcı bir çerçevede barındırır. Yahudilik ve Hristiyanlıkta bulunan birçok temel değer, insanlığın ortak vicdanının da bir parçasıdır. Bu müşterek miras, İslam ile daha bütüncül bir anlam kazanmıştır. Avrupa toplumlarının da zamanla bu hakikatle daha derin bir şekilde karşılaşması muhtemeldir. Tarihteki dönüşümler göz önüne alındığında, değişim ve yenilenmenin farklı coğrafyalarda yeniden ortaya çıkması sürpriz değildir.
İletişim ve teknolojinin ulaştığı hız, bu süreçlerin geçmişe kıyasla daha kısa zaman dilimlerinde gerçekleşebileceğini göstermektedir. İçinde bulunduğumuz çağ; kendi kültürümüze ve inançlarımıza daha sahici bir bağlılık geliştirmemizi ve tarihî sorumluluklarımızın farkına varmamızı gerekli kılmaktadır.
Değişken dünyada tahammül, sabır ve paylaşım, dinlerin ortak hedefleri arasındadır. Doğa sevgisi, insan merkezli bir anlayışla ele alınmalı; insanın yeryüzündeki emanet sorumluluğu unutulmamalıdır. Din, ezelî ve ebedî bir ihtiyaçtır. Bu sebeple insanlığın atası olarak Âdem Peygamber ve Havva validemiz, bütün dinî geleneklerde ortak bir kabul görür.
Aynı anne ve babanın evlatları olan insanlık, dinlerin barış çağrısına kulak vererek kucaklaşmayı artırmalıdır. Tahammül ve sabır, toplumların tarihsel tecrübelerinden süzülen derin bir birikimin ürünüdür. Bu çerçevede dinî hayatın ve özgürlüklerin kabul edilebilir bir zemin bulması zaruridir. Din kardeşliği, kan bağından daha kuşatıcı ve birleştirici bir bağdır. Nitekim "Müminler kardeştir" hükmü bu hakikati ifade eder.

4