Bela/Evet

"Yaptığın ve üstünden geçtiğin köprüleri yıkma. Gün gelir, geri dönmek için onlara muhtaç olabilirsin." — İmam-ı Şafi (Rahimehullah)

İnsan, eşyaya hükmetmeyi öğrenince koruma ve kollama yetisini de eline geçirdi. Güç ve yönetmenin vücutta değil, akılda olduğunu kavradı. Varoluşunu birbirinden alan, birbirinin ihtiyaçlarını karşılayan erkek ve kadın, çevrede olan bitenleri gördükçe becerisini ve bilgisini artırdı. Her duyduğundan, gördüğünden ve hissettiğinden dersler çıkardı. Bu durumda, öğrenen ve öğrendiklerini geliştiren insanın üstünlüğü ve ayrıcalığı da zaman içinde fark edildi.

Aslında insan bu dünyaya "öğretilmiş bilgilerle" gelmişti lakin unuttu. Gördüklerini de nice vakitler beraber olduklarını da unuttu. Âlem-i Ervah'ta şahit olduklarını, kavilleştiklerini hatırlaması istendi. Vakti gelince anne karnından bu dünya âlemine sınav edilmek üzere gönderildi. İşte dünya hayatı, bu hatırlayışın ve verilen sözdeki samimiyetin ölçülmesiydi. "Galu Bela: Evet, Sen bizim Rabbimizsin" diyerek söz vermiştik. Bu sözün sözler içindeki yerinin, yani ruhların şahit olduğu ilmin, idrakin ve keşfin yeniden hatırlanması isteniyordu bizden.

Üstün insan olma vasfı, aklın veriliş sırrıyla ilintilidir kuşkusuz. Yaratılmış varlıklar içinde en kıymet bilen ve zıddıyla kaim olan insan, varlıkların yöneticisi olduğunu bildi. Bu bilinçle hükmün gücünü, tahakkümün vazgeçilmez iştah açıcılığını fark etti. Olan biten ne varsa hepsinden payına düşeni almasını bildiği gibi, umursamazlığıyla da denklemleri altüst etti. Böylelikle üstün insan, yeri geldiğinde en bedbaht, en rezil, en düşük seviyelerin de sahibi oldu. Buna "Belhum adal: Hayvandan da aşağı" denildi.

Yaşadığımız çağın halini tahlil etmeye, gördüklerimizden dersler çıkarmaya mecburuz. Ey insan! Yaşayış, inanış, giyiniş ve davranış olarak hayvandan aşağı derecelere nasıl düştüğünü görüyorsun. Bu bayağılıktan kurtulma gayreti senin tercihindir. Ya bu hal üzere öleceksin ya da kurtulup "bela" sözünün gereğini idrak edeceksin. Unutma ki nasıl yaşarsan öyle ölecek, nasıl ölürsen öyle dirileceksin. Bu, sana ezelde öğretilen bir bilgidir. İnsan, nihayetinde tercihlerinin kurbanı değil midir Âdem babamıza öğretilen isimler, veraseten bizlere de intikal etmedi mi Bakara suresi 31.ayette şöyle buyruluyor: "Ve Âdem'e bütün esmâyı talim eyledi. Sonra (varlık âlemlerini) melaikeye gösterip, 'Haydi davanızda sadık iseniz, bana şunları, isimleriyle haber verin.' dedi" denilmektedir.

Bireylerin birbirlerini tamamladıkları, biri olmazsa diğerinin eksik kalacağı muhakkaktır. Kadın ve erkek kuşkusuz birbirine muhtaçtır. Böyle bir fıtratla yaratılmışlık ve donatılmışlık, birbirinin vazgeçilmezliğini de beraberinde getiriyor. İki ayrı kutbun birbirine muhtaç oluşuyla, her madde, her eşya, her düşünce ve her eylem anlam kazanıyor. Okumak, öğrenmek, bilmek ve aydınlanmak da böylesi kutsi duygulardandır. Bilgi, her zaman insanı diğerinden hem farklı hem de üstün kılar. "Beşikten mezara kadar ilim talep ediniz" denildi.

Görülmüş, öğretilmiş ve mukaddes bir ortamda sayısız zamanlarda beraber olunmuş hakikatlerin bu dünyada hatırlanması istenmektedir. Görmüş, tanık olmuş, bilmiş ve secdeye kapanmış olduğunun idraki isteniyor bizlerden. Burada kadın ya da erkek ayrımı söz konusu değildir. Çünkü kadın, insanlığın anasıdır. Atanın ve ananın bilgili olması, nesillerin daha başarılı olmasını sağlar. Ana, vatandır. Bu nedenle "Anavatan"dır, "Anadolu"dur. Yurt edinmenin vazgeçilmezliği sahiplenme duygusudur. Benlikle madde, benlikle metafizik, benlikle üretilen unsurlar ve benlikle kurgulanmış ne varsa, yöneten ve yönetilenler de dâhil olmak üzere sahiplenme duygusu çerçevesinde anlam kazanır. Burada kast ettiğimiz benlik ego değildir. Allah'ın ilk emrinnin "Oku!" olmasıyla birlikte bütün insanlığa ait evrensel bir çağrıyla karşılaşıyoruz. "Kadın ve erkeğe ilim öğrenmek" farzı ayın kabul edilmiştir. "Beşikten mezara kadar ilim tahsil etmek" emredilmiştir. Birini diğerinden asla ayıramazsınız. Kız çocuklarının, erkek çocuklarından farkı olsa olsa nezaket, incelik, hassasiyet, zarafet ve şefkat gibi unsurlar olabilir. Bu da bilakis insanlığın en çok muhtaç olduğu durumdur.

Bilge kadınların ve anaların toplumları nasıl ehlileştirdiği bilinir. Bilinçli ve kültürlü kadınlar, analar, kızlar, toplumun eğitim seviyesinin aynasıdır. Onların vasıflı olması, devletin geleceğinin aydınlık olmasına işarettir. Lakin aile kurumunun, devleti inşa eden ana unsur olduğu asla göz ardı edilemez. Devletin temeli ailedir. Bu sebepledir ki aile, asla ihmal edilemez ve kendi haline bırakılamaz. Bireylerin birbirine olan bağlılığı ve aile ocağının gücü, devletin gerçek gücünü gösterir. Bilinçli kadın, olayların akışını bilir. Toplumun gidişini görür, yanlışa müdahale eder, haksızlığa karşı kıyam eder. Nasıl davranılması gerektiğini bilir ve haddi aşmaz. Devletin ve milletin geleceği olan nesillerin ilk muallimi kadınlardır. Eğitimli, okumuş ve kültürlü kadınlar, toplumları değiştiren ve dönüştüren mimarlardır. Kız çocuklarındaki asaletin cemiyetin asaleti olduğu bilinmeli ve ona göre ihtimam gösterilmelidir.