Bekleyiş

Adam rıhtımda öylesine oturuyor. Her sabah adamın rıhtımdaki o sarsılmaz bakışını izliyorum. Gün olmaz ki o rıhtımda olmasın. Kıyıdan, denizin tıkırtılarını duyarak bakıyor ufuklara. Deniz ile arasında kimselerin bilmediği, derin bir sır olmalı. Giden bir yolcusunun geriye dönüşünü bekliyor hissi içimde dönüp duruyor. Adamın bakışları başka bir yöne sapmıyor; o, hep denize bakıyor. Denizin ötesinden bekliyor ne bekliyorsa.

Gün boyu gelip giden vapurlar, devasa gemiler ya da telaşlı balıkçı tekneleri adamın umurunda değil. Gözlerini hiç kırpmadan bakıyor menziline. Benim dışımda onu fark eden var mı, bilmiyorum. Lakin ben onu her gördüğümde, ister istemez onun baktığı diyarlara, ufuklara ve ufukların da ötesine doğru bakıyorum. Bunun, bir bekleyişi andıran bakışlar olduğundan hiç kuşku duymuyorum. Yine de bir cesaret edip soramadığımdan, bu tahminimden tam manasıyla emin de olamıyorum.

Ufuk çizgisi aklın sınırlarını aşıyor; gözlerin bulanıklaştığını söylüyor bana. Gidip de dönmeyen bir bekleyişin sessiz acısı, adamın yüz hatlarında kristal bir berraklıkla belirginleşiyor. Bir an düşünüyorum; nasıl bir özlemdir bu bakış, nasıl bir sabırdır bu bekleyiş Bekleyişin bazen acı zakkumlar kadar yakıcı olabileceğini bu adam öğretti bana. Adamla deniz arasındaki bu ünsiyet, aşktan başka bir şey olmasa gerektir.

Yeryüzündeki hiçbir insan adamın umurunda değil; olup biten hiçbir hadise onu ilgilendirmiyor. Adamın bütün derdi, o incecik ufuk çizgisinde yaşamak. Yaşıyor; içten, derinden ve etkileyici bir nazarla... Adamın yüzündeki hüzün çizgilerini anlatmak; bir toprağın susuzluktan çatlayışını tasvir etmek demektir. Susuz kalmış bir testinin kuruyup çatlaması, pütürleşmesi, kıymıklar halinde dökülmesi gibidir bu hüzün. İnsanın içinde bir yangın varsa eğer, o yangın en evvel gözlerinden okunur. Aşkın alevi yakar insanı; susuz yazların sıcaklığı gibi dokunur tenine. Her bir bakışı, sanki derin bir tarih bilgisini fısıldar. Her bakışın başka bir mevsimi taşıdığı görülür aşkın çehresinde. Aşktır insanı heder eden, yakıp yıkan, toz duman eden.

Adamın bakışlarına sadece martılar dokunur. Belki de dünyada yalnızca martılar anlar bu bakışların dilinden. Sezai Karakoç, "Köşe" şiirinin ilk bölümünü 1954 Nisanında yazmış:

"Saçlarını kimler için bölük bölük yapmışsın

Saçlarını ruhumun evliyalarınca örülen

Tarif edilmez güllerin yankısı gözlerin

Gözlerin kaç kişinin gözlerinde gezinir

Sen kaç köşeli yıldızsın

Fabrika dumanlarında resmin

Kirli ve temiz haritaları doldurmuşsun

Hatırasız ve geleceksiz bir iç deniz gibi

Aşka veda etmiş topraklarda durmuşsun."

Az sonra şu gelen vapura binip gideceğim. Boğaz'ın gerdanlığı, baktıkça insanın içini emiyor. İçinde ne var ne yok denize bırakmalısın; bunu sık sık yapmalı. Şehrin gürültüsünden, piyasanın allak bullak oluşundan, insanların basit, yüzeysel sıradanlıklarından kurtulmanın en selametli yollarından birisidir deniz. Deniz, sonsuzluğa açılan bir kapı… Denize bir adım yaklaşınca, sular insanın içindekileri bir hortumla çekiyor gibi temizliyor.

Her sıkıntının bir nedeni vardı elbette; her bakışın bir nedeni... Her duyuşun, her seslenişin, her ötüşün de bir nedeni... Nedensiz hareket etmeyen hiçbir varlık, bir nedenle birlikte yol alır. Nedenler vardır iç cebimizde taşıdığımız; bitimsiz nedenler... Mütemadiyen türeyen, çoğalan nedenler. Her olaya, her harekete, her tökezlemeye, her bir eyleme dair bir neden bulunabilir. Çerçi Yusuf'a uğradığında insan sormak istiyor: "Nedenlerin bir ilacı var mı" diye. Hani son zamanlarda kelliğe ilaç çıktı ya; her derde deva türünden nedenlerin de bir ilacı olmalı. Birisi bulsa böyle bir ilacı, hemen köşeyi döner.