Ramazan ayı, insanın yalnızca neye sahip olduğunu değil, sahip olduklarının ne anlama geldiğini yeniden düşünmesine, tefekkür etmesine vesile olan bir fırsat mevsimidir. Açlık ve yoksunluk, nimeti; sükûnet ve tefekkür ise şükrü daha görünür kılar. Bu yönüyle Ramazan, hayatın tamamına dair bir denge çağrısıdır: Nimet, külfet ve şükür arasındaki denge.
Mesnevi'deki "oduncunun eşeği" hikâyesi, bu dengenin ne kadar hassas olduğunu, sade ama çarpıcı bir şekilde anlatır: Bakımsız, yorgun bir eşek vardır. Sahibinin padişah katında bir tanıdığı, bu eşeğe acır ve bir süre padişahın ahırında bakılmasını sağlar. Ahırda her şey muntazamdır: Yem bol, bakım düzenlidir. Eşek için bu bir yükseliş gibidir. Bu bolluk ve huzur ortamında yaşarken aniden bir savaş çıkar. Padişahın atları cepheye gider. Dönebilenler yaralı, uzuvları eksik ve yıpranmıştır. Atların hâlini gören eşek o zaman eski hâline şükreder.
Bu hikâye bize basit ama çoğu zaman gözden kaçan bir hakikati hatırlatır: Her nimet, beraberinde bir külfet taşır. Görünen imkânlar çoğu zaman görünmeyen bedellerle birlikte gelir.
İŞ HAYATINDA NİMET VE KÜLFET
İş hayatında "nimet" olarak görülen pek çok şey vardır: Yüksek maaş, prestijli unvan, büyük şirket, geniş yetkiler… Ancak bunların her biri, aynı zamanda ciddi külfetler barındırır: Artan sorumluluk, stres, belirsizlik, sürekli performans baskısı, azalan zaman ve özgürlük.
Mesnevi'deki eşeğin durumu, günümüz iş insanının sıkça düştüğü bir yanılgıyı hatırlatır. Başkasının konumuna bakarak kendi hâlini küçümsemek… Oysa başkasının nimeti, onun taşıdığı külfetle birlikte düşünülmedikçe eksik bir değerlendirme olur. At olmak, yalnızca ihtimam görmek değil; gerektiğinde cepheye gitmeyi de göze almaktır.
ŞÜKÜR: RAZI OLMAK MI, VAZGEÇMEK Mİ
Şükür kavramı Kur'an'da şöyle özetleniyor:
"Şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir." (İbrahim, 7)
Nimetin artırılması sadece nicelik anlamını değil; bereket, huzur, devamlılık, korunma anlamlarını da kapsar.
Şükür, nimetin farkında olmak ve onu yerli yerinde kullanmak demektir.
Nankörlük ise nimeti görmezden gelmek, küçümsemek, yanlış yerde tüketmek şeklinde tezahür eder.
Başkalarının hayatına bakarak sahip olduklarını küçümsemek, insanı nankörlüğe ve huzursuzluğa sürükler.
Bu durumda nimetin kaybı bir ceza olmaktan çok, tercihlerin doğal sonucudur.
Mesnevi'deki eşek, eski hâline şükrederken tembelliği ya da geri kalmayı övmez. Aksine, başına gelmeyen bir felaketin farkına varır. Bu farkındalık, şükrün özüdür.
Öte yandan şükür, hedeflerden vaz geçmek değil; nimetin sınırlarını ve sonuçlarını idrak etmektir.
Şükür kavramı çoğu zaman yanlış anlaşılır. Özellikle iş hayatında şükür, bazen kadercilik, yerinde sayma ya da iddiasızlık ile eş tutulur. Oysa şükür, hedeflerden vazgeçmek değildir; mevcut imkânları inkâr etmeden, onları doğru okumaktır.
Şükür, "daha fazlasını istememek" değil; "elindekinin kıymetini bilerek, daha iyisi için doğru bedeli ödemeye hazır olmak" demektir.

6