İşleri oluruna bırakmak

Popüler bir şarkının sözleri, "oluruna bırakmak" düşüncesini, hayatın sıkıntıları karşısında fazla üzülmemeyi ve zamanın bazı şeyleri değiştireceğine güvenmeyi öğütleyen bir anlayışla dile getiriyor:

Her neyse geçer

Hayata zulmedip

Üzülmeye mi değer

Oluruna bırak

Her neyse geçer

Gün doğsun hele bir

Üzülmeye mi değer

Şarkı, özellikle değiştiremeyeceğimiz durumlar karşısında kendimizi tüketmek yerine biraz geri çekilmeyi ve hayatın akışına güvenmeyi öneriyor.

Peki, işleri oluruna bırakmak gerçekten ne anlama geliyor

Bu ifade bazen bilgelik, bazen teslimiyet, bazen de sorumluluktan kaçma anlamında kullanılıyor. Oysa bu üç tutum birbirinden oldukça farklı.

Türk Dil Kurumunun sözlüğünde "oluruna bırakmak" deyimi, "işi belli bir amaca göre değil, kendi akışı içinde yürütmek" ve "sonucu önemsemeyerek bir işin yapılabildiği, olabildiği kadarıyla yetinmek" anlamlarıyla açıklanıyor.

Buradan hareketle deyimi, bir durum veya olay karşısında sürekli müdahale etme ve sonucu kendi istediğimiz biçimde gerçekleştirme çabasından vazgeçerek, gerektiğinde onun kendi akışı içinde ilerlemesine izin vermek şeklinde anlayabiliriz.

Ancak burada önemli bir ayrım var:

Oluruna bırakmak, hiçbir şey yapmamak değildir.

Bazen yapılabilecek her şeyi yaptıktan sonra sonucu kabullenmektir; bazen de artık müdahalenin fayda sağlamadığını fark ederek gereksiz çabadan vazgeçmektir.

Kontrol edebildiklerimiz ve edemediklerimiz

Bu düşüncenin felsefedeki en eski ve etkili karşılıklarından birini Stoacı filozof Epiktetos'ta buluyoruz.

Epiktetos, insan hayatındaki şeyleri kabaca iki gruba ayırır: Bizim gücümüzde olanlar ve bizim gücümüzde olmayanlar.

Yargılarımız, seçimlerimiz, niyetlerimiz ve kendi davranışlarımız büyük ölçüde bizim gücümüzdedir. Buna karşılık başkalarının davranışları, itibarımız, sahip olduklarımız ve dış dünyadaki birçok gelişme bütünüyle bizim kontrolümüzde değildir. Epiktetos'a göre önemli olan, bu ayrımı yapabilmek ve kendi gücümüzde olanlara odaklanmaktır.

Bu yaklaşımı günümüz diliyle şöyle özetleyebiliriz:

Elimizden geleni yapalım; elimizde olmayanı ise kabullenmeyi öğrenelim.

Üstelik her şey yalnızca "kontrol edilebilir" ve "kontrol edilemez" diye ikiye de ayrılmayabilir. Bazı sonuçlar üzerinde etkimiz vardır ama tam kontrolümüz yoktur. Örneğin bir sınava iyi hazırlanmak bizim elimizdedir; fakat sınav sonucunu, diğer adayların performansını veya sınav sırasında ortaya çıkabilecek bütün koşulları kontrol edemeyiz.

Dolayısıyla daha gerçekçi yaklaşım şudur:

Kontrol edebildiğimizi yönetmek, etkileyebildiğimizi etkilemeye çalışmak, kontrolümüz dışındakini ise kabullenmek.

Psikoloji ne söylüyor

"Oluruna bırakmak" psikolojide tek başına standart bir bilimsel kavram değildir. Ancak düşüncenin bazı yönleri, özellikle kabul, psikolojik esneklik ve ruminasyon gibi kavramlarla ilişkilidir.

Örneğin Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), kişinin hoşuna gitmeyen düşünce ve duyguları sürekli bastırmaya veya ortadan kaldırmaya çalışması yerine, bunları fark edip kabul etmesini; buna karşılık kendi değerleri doğrultusunda eyleme devam etmesini amaçlar.

ACT'nin temel kavramlarından biri psikolojik esnekliktir. Psikolojik esneklik, kişinin içinde bulunduğu anın deneyimlerine açık kalırken değerleri doğrultusunda hareket edebilmesi olarak tanımlanır. Sistematik derleme ve meta-analizler, ACT'nin özellikle depresyon ve anksiyete belirtileri üzerinde küçükten ortaya değişen olumlu etkiler gösterebildiğini ve psikolojik esnekliği artırabildiğini ortaya koymaktadır.

Buradaki önemli nokta şudur:

Kabul etmek, onaylamak değildir.

Başımıza gelen bir olayı kabul etmek, onun iyi, doğru veya adil olduğunu düşünmek anlamına gelmez. "Bu oldu" gerçeğini kabul etmek, ondan sonra "Şimdi ne yapabilirim" sorusunu daha sağlıklı biçimde sorabilmektir.

Bu sebeple psikolojik açıdan sağlıklı "oluruna bırakmak", vazgeçmekten çok gereksiz dirençten vazgeçmek olarak düşünülebilir.

Planlama ve kontrol

Bu konu yönetim açısından da ilginç bir anlam taşıyor.

Planlama ve kontrol, yönetimin temel işlevleri arasındadır. Planlama, hedefleri belirlemeyi ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağını düşünmeyi; kontrol ise gerçekleşen sonuçları planlanan sonuçlarla karşılaştırmayı ve gerektiğinde düzeltici önlemler almayı içerir. Yönetim literatüründe bu iki işlev birbirinden bağımsız değil, birbirini besleyen bir döngü olarak ele alınır.

O halde "oluruna bırakmak" planlama ve kontrolden vazgeçmek anlamına gelmemelidir.

Tam tersine, iyi planlama belirsizliği de hesaba katmalıdır.

Planlarımızı yaparken ekonomik koşullar, hava durumu, teknolojik gelişmeler, savaşlar, salgınlar, mevzuat değişiklikleri, nüfus hareketleri ve daha birçok dış etken hakkında varsayımlarda bulunuruz.

Fakat geleceğe ilişkin varsayımlarımızın hepsi doğru çıkmayabilir.

Beklenmeyen bir ekonomik kriz ortaya çıkabilir. Yeni bir teknoloji iş modelimizi değiştirebilir. Bir doğal afet veya salgın hastalık planlarımızı bozabilir. Rakiplerimizin davranışları beklediğimizden farklı olabilir.

İşte burada yönetimin önemli bir ilkesi ortaya çıkar:

Planı değiştirmek, planlamadan vazgeçmek değildir.

Gerçekleşen sonuçlarla planlanan sonuçlar arasındaki farkı görmek, sebeplerini anlamak ve yeni koşullara göre yeni bir plan yapmak sağlıklı yönetimin parçasıdır. Yönetim literatüründeki kontrol süreci de esas olarak izleme, karşılaştırma, değerlendirme ve gerektiğinde düzeltici eylemden oluşur.

Bu sebeple iyi yönetici, planına körü körüne bağlı kalan değil; amacını korurken gerektiğinde yöntemini değiştirebilen kişidir.

Tevekkül: Tedbirden sonra teslimiyet

"Oluruna bırakmak" düşüncesinin dinî kültürümüzdeki en yakın kavramlarından biri de tevekküldür. Ancak tevekkülü de "hiçbir şey yapmadan sonucu Allah'a bırakmak" şeklinde anlamak doğru değildir.

Diyanet'in Kur'an Yolu Tefsirinde tevekkül; meşru bir hedefe ulaşabilmek için gerekli çabayı gösterirken Allah'a dayanıp güvenmek ve işin sonunu O'na bırakmak şeklinde açıklanmaktadır. Aynı kaynak, tevekkülün tedbiri ve insanın sorumluluğunu terk etmek anlamına gelmediğini özellikle vurgular.