Tekasür değil tevazu

Din hizmetinde kalabalık sayısına takılı kalmak, ihlasın iflası mıdır yoksa çağın gerekliliği midir?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, dini hizmetlerde salon dolması ve katılım sayıları gibi nicel göstergelere aşırı odaklanmanın, niteliği ve samimiyet ilkesini zayıfladığını savunmaktadır. Bu eğilimi, popülarite ve görünürlüğe öncelik veren bir 'tekasür virüsü'ne bağlamakta, İslam tarihinde az sayıda ama etkili grupların başarısını karşı örnek olarak sunmaktadır. Peki bu hassasiyet, modern iletişim çağında sosyal etki yaratmak isteyen dini kuruluşlara ne kadar uygulanabilir?

Zannı galibim o ki; geçmişte ve günümüzde Müslümanlar arasında Kur'an-ı Kerim'den sonra en çok okunan kitap, İmam-ı Nevevî'nin derlediği hadis kitabı Riyâzü's-Sâlihîn'dir...

Hep merakımı celb etmiştir: Niçin Riyâzü's-Sâlihîn

Sanıyorum böylesi bir tercihin arka planında İmam-ı Nevevî'nin ihlas ve ittikasının önemli bir etkisi vardır...

Rivayet o ki; İmam-ı Nevevî Şam'da az sayıda talebeye ders verirken, birden talebe sayısında ciddi bir artış olur. Öğrenci sayısı çoğalınca dersi iptal eder. Sebebi sorulunca:

"Kalbimde bir gurur ve kendini beğenmişlik hissettim. Riyaya düşme korkusundan dolayı böyle davrandım..."

Ne güzel bir hassasiyet... Takva ve veranın tezahürü...

Tabii bu seviyede bir duyarlılık herkesten beklenemez... Ancak dinde gösterişin dolu dizgin hayatımızı kasıp kavurduğu yeni zamanlarda ciddi bir iç muhasebeye ihtiyacımız var...

Sahada olan bir kardeşiniz olarak bir gözlemimi paylaşmak istiyorum... Yoğun program akışı içinde gittiğim birçok yerde salon programı organize eden kardeşlerin en büyük kaygılarından biri: "Ya salonu dolduramazsak!"

Şayet salon, alan dolmamışsa kendini başarısız görme anlayışı...

Bilmiyorum, salonları, meydanları doldurmak farz mı, vacip mi, sünnet mi Bu anlayış nereden bizlere sirayet etti

Kaygı bu olunca, tercih edilen hatiplerde reytingi yüksek, kitleyi salona çekebilecek fenomen ve medyatik konuşmacılar oluyor... Genç, dinamik yeteneklere şans tanınmıyor... Katılım düşük olunca kendimizi kötü hissediyoruz... Sanki tribünlere oynuyoruz; skora takılı kalıyoruz... İmaj, traj, prestij derken ilkelerimizden uzaklaşıyoruz... Popülizme prim veriyoruz... Görüntü, görsellik derken gönülleri ıskalıyoruz...

Diyelim ki salonları doldurduk, kalpleri doyuramadıktan, mesajımızı veremedikten, misyonumuzu sürdüremedikten sonra kime hizmet etmiş oluruz

Konferans endüstrisinin bizi çektiği kulvarlarda nereye savruluyoruz

Kendimizi kandırmanın anlamı yok... Rakamlara takılı kalmanın gereği yok, bize rıza-yı İlahi yeter...

Sayıyı artırırken sahiciliğimizi kaybetmeyelim...

Grafikler, veriler, raporlar sayısal artışa işaret etse de bize kalite ve ind-i ilahide hüsn-ü kabul lazım...

Sayılar, kalabalıklar bir değer ölçüsü değildir; esas olan samimiyet ve sa'yü gayrettir.

Görünen o ki, tekasür virüsü bizlere bulaştı... Yani çokluk yarışı... Daha fazla beğeni, takipçi, izleyici, dinleyici, üye, hayran, alkışçı, mensup, mürid, müntesip, taraftar, holigan...

Tekasürün bir sonraki aşaması tefahür ve tekebbürdür...

Acaba çokluğun ve çoğalmanın ağırlığını taşıyabilecek miyiz