Masumları asacak kalem, kırılmalıdır!..

Yazı, İsrail'in Ortadoğu'daki genişleme hedeflerine karşı Türkiye'nin Abdülhamid Han geleneğine dönüşü savunuyor; ancak bu tarihsel nostalji, günümüzün karmaşık jeopolitik gerçeklerini ne ölçüde aydınlatıyor?

Rahim Er
Bugün
20
Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Türkiye'nin 2002'den bu yana yakaladığı istikrarı korumak için İsrail'in 'Arz-ı Mev'ud' ideolojisine karşı sert bir duruş alması gerektiğini, bunun nedeni olarak bölgedeki terörizm ve zulüm görmektedir. Argümanın merkezinde, Osmanlı'nın Siyonistlerin ihnetine uğradığı tarihsel bir hesaplaşma ve Türkiye'nin bu mirası devamı görevine sahip olduğu iddiaları bulunmaktadır. Ancak, tarihsel kırılmalar ve değişen bölgesel dengeler göz önüne alındığında, bu yaklaşım Türkiye'nin gerçekçi politika seçeneklerini sınırlandırmıyor mu?

Nil Nehri'nden Fırat Nehri'ne dek olan topraklar, mukaddes İslâm Coğrafyamızın büyük bir parçasıdır... Medeniyetler yatağı bu bölge, İslâm ümmet ekseriyetinin dünü, bugünü ve yarınıyla var olma sahasıdır...
Devlet-i âli Osman, kendini bu azîz topraklara hizmet etmekle mükellef gördüğü içindir ki Yavuz Sultan Selim Han, uzun süren bir seferle nice iklim ve aşılmaz çölleri geçerek Kahire'ye vardı. Sevgili Peygamberimizin -aleyhi's selâm-temsil sıfatı Hilâfeti, emânetin ehlinde olma gereği devralıp, mukaddes emânetleri, İstanbul'a yollayarak Pay-ı Taht'a bir de Dâr'ül Hilâfe ünvanı kazandırdı...
Şâir Bâki'den sonra Şairler Sultanı övgüsüne nâil ikinci san'atkâr olan "Sultan'üş Şuarâ" Necip Fazıl Kısakürek, Sakarya Destanı adlı şiirinde:
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna,
Giden Şanlı akıncı, ne gün döner yurduna
Diye seslenirken bir koca imparatorluğu kaybetmiş olmanın acısını terennüm etmektedir. O acı, o yanardağ öfkesi, yalnızca 20'nci asır nesilleri Necip Fazıllarda değil; önceki ve sonraki asırların nesillerinde yaşadığı gibi bir şuuraltı diriliğiyle biz nesillerde de yaşamaktadır. Allah'ın izniyle aynı şuur ve idrak torunlarımızda da devam edecektir...
Bundan dolayıdır ki Turgut Özal 6 Kasım 1983'te Başbakan olup da senelerin fukaralık, kargaşa, dış tehdit ve iç kavgalarıyla yorgun düşmüş Devlet'e ve ümidi yaralı millete yeni ufuk ve düzgün istikamet çizerken bir ufuk kucaklamasıyla "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne Türk Asrı!" demişti. Bu söz, bir sayıklama değil, yeni neslin silkinip ecdâdından haberdar olması için gecenin karanlığından sabahın alacasına fırlatılan bir işaret fişeğiydi. Bugün kavuştuğumuz Türkiye Yüzyılı mimarisinin temelinde "21'inci asır, Türk olacaktır!" inanmışlığı vardır.
Yarım asırdır dile getirdiğimiz büyük donanmışlıklar bu dâvânın şavkımalarıdır. 2006'da "Ceyhun'dan Ceyhan'a" başlıklı yazımızda Ceyhan'da tertiplenmiş olan Türkistan rayihalı bir toplantının ruhundan hareketle Adana'da Seyhan ve Ceyhan Irmaklarımız olduğu gibi Türkistan'ın esaretten kurtulma mahmurluğundaki mübarek topraklarında da gürüldeyerek akan Seyhun ve Ceyhun ırmaklarımızı hatırlatıyorduk. Keza 5 Nisan 2011 tarihli "2023 Büyük Türkiye, 2071 Cihan Devleti Türkiye" başlıklı makalemizde gâyelerimizin ufkundaki 'Kızılelma'yı haber veriyorduk.
Ve bu aşklardır ki OMT-Osmanlı Milletler Topluluğu demiş, yazmış ve fikrimizi kitaplaştırmıştık...
Şimdi neredeyiz
Vaziyet nedir
Şimdi Terörsüz Türkiye; Terörsüz Bölge şafağındayız. Daha evvel dile getirdiğimiz gibi bu huzura varmamız ağır bedellerle mümkün oldu. Durup düşünmeliyiz:
Zirveye tırmanmak takdire layıktır. Lâkin; o yerde tutunmak, zirvede kalabilmek, tırmanma muvaffakiyetinden daha az değerli değildir...
Bu kutlu bölgede; coğrafyamızda soykırımcı zâlim İsrail, terör estirdikçe, Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge kalıcı olamaz. Yahudi kökten dinciliği, Siyonist-Evanjelist İttifak yobazlığı, Nil'in çıkış bölgesi Sudan'dan bizim Harput'a kadar 6-7 ülkeyi içine alan takriben 10 milyon km2'yi Arz-ı Mev'ud saplantısıyla Siyonist İsrail'e kazandırmayı, fundamentalist kokuşmuş yapılarından doğan teo-politik sapmayla sözde "cihâd" olarak telakki etmekteler. 10 milyon nüfusa 10 milyon km2'yi tahsis etme hastalıklı hâli...
Hiç unutmamalı ve hep öğretmeli ki Siyonist Yahudiler, evvelâ Osmanlı'ya ihânet ettiler. Katolik İspanya, 1492-1620 arasında Endülüs Müslümanlarına tarihin en büyük ve en korkunç soykırım ve mezalimini yaptı. Yahudilere de çok zulmetti. Osmanlı Hükûmeti, işgale uğramış Endülüs'ten sadece zulüm gören Müslüman Arapları değil, Yahudileri de gemilerle tahliye etti. Müslümanlar daha ziyade kökleri olan şimâlî Afrika topraklarını seçtiler. Yahudilerse Osmanlı Türkü'nün merhametine sığındılar. Hükûmetimiz, onları, Selanik, İzmir, Bursa, İstanbul gibi imparatorluğun önde gelen şehirlerine yerleştirdi:
Bu Yahudilerin torunları, 19'uncu asırla 20nci asrın ilk çeyreğinde atalarını mezalimden kurtaran Osmanlı'nın ölüm îlâmını hazırladılar. Siyonizmin gündemleştiren ve oradan hareketle Yahudi devleti kurmaya çalışan hukukçu ve gazeteci Teodor Herzl'in aracılar vasıtasıyla Abdülhamid Han'a yaptığı teklif, malûm ve meşhurdur:
-Bize Filistin'de çok değil, bir çiftlik kadar toprak vermeniz hâlinde Osmanlı'nın bütün dış borçlarını ödemeye hazırız!..
Paraperest Yahudi, çok büyük bir menfaati olmadan asla bu teklifi yapmazdı. Filistin'e adım attıkları andan itibaren bölgede talan ve istilaya başlayacaklardı. Bir diplomasi dehası olan Abdülhamid Han, haberdeki şeytânî niyeti anladı ve derhâl reddetti:
-Filistin, milletimindir! O topraklar, şehidler verilerek alınmıştır. Bir karışını dahi satmam!
Siyonistler, hayal kırıklığına uğramışlardı. Borçlu Osmanlı'nın teklife dört elle sarılacağını sanmışlardı.
O günden itibaren Hakan Halifeye düşman kesilip diş bilemeye başladılar. Masonları arkalarına, İngiltere'yi yanlarına aldılar.