Biz nesiller, kendimizi bildiğimiz vakitlerde büyüklerimizden dinlediğimiz ahıra çevrilmiş câmiler, yıkık câmi kalıntıları merkezli olarak Müslüman'a ve İslâmiyet'e yapılan mürted mezalimlerine dâir anlatılanlarla büyümüştük.
Daha sonraki yıllarımızda mâbedlerimizin, içler acısı hâlini bizzat fark eder olduk.
Yetişme yaşlarımızda; esir edilip zincire vurulmuş, Fatih Sultan Mehmed Han Vakfı'nın mülkü Ayasofya Camiî'nin kurtulması için verilen yorulmaz ve şanlı mücadelenin içindeydik.
Son bir asırda mübârek ecdadımızdan mîras kalmış olan câmi, mescîd, medrese ve dergâhın en az yüzde yirmisinin şu veya bu hâinlik veya şifâ kabul etmez cehaletle yıkılıp yok edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Böyle bir utanılası irfan kıyımını yeryüzünde başka hiçbir millet yaşamış olamaz. İslâmiyet'i, Allah'ı, Kâinatın Efendisini hatırlatan her şeye buğz ediliyordu. Kemalist tek parti zihniyetinde Türkiye'de, Vehhabi sapmasında da Haremeyn-i Şerifeyn denen Mekke ve Medine ile Hicaz bölgesinde Osmanlı ve önceki asır İslâm irfân ve san'at eserleri, kazınıp yok edildiler. Bugün, Kâbe'ye yukarıdan bakan çok katlı ve Londra taklitli otelin olduğu yerde Ecyâd Kalesi vardı. Bu kaleyi, Müslüman Türk, Kâbe-i Şerifi muhafaza maksadıyla inşâ etmişti. Bir askerî birliğimiz, gece-gündüz buradan Kâbe-i Şerîfi takip ederdi. Bir gün bu nâdir yâdigârın yıkılacağı haberiyle ürperdik. Bu üzücü haber gündem oldu. Ecyâd Kalesi'nin yıkılmaması için çok vatanperver mücâdele verdi. Biz de bu sütunda ve diğer imkânlarda hayli ter döktük ama maalesef o cinâyet işlendi.
Kısacası son yüzyılda Müslüman, sadece Kur'ân öğrenme, Ezan, Namaz, Tesettür vs. mevzularında baskı ve zorbalık yaşamadı. Bu mezalimi, alınların secdeye geldiği câmi ve mescîdlerle Ses Bayrağımız Ezân-ı Muhammedî'nin dalgalandığı minareler de yaşadı. Bir zaman evveline kadar İstanbul başta olmak üzere şehirlerimizde kubbesi veya minaresi yahut bir tarafı harap, yıkık- dökük câmi yahut mescid olmayan bir mahalle hemen hemen yoktu. Ayasofya mahpustu, diğerleri ise sanki ölüme terk edilmişlerdi…
Bunlardan en meşhuru Rumeli Hisarı içindeki Fetih Mescidi'ydi. Sultan Mehmed Han, Konstantiniyye muhasarası devâm ederken Boğaz'a hâkim olmak için buraya Hisar yaptırıyordu. Çalışan erat ve işçiler ibâdet edebilsinler diye kalenin içinde mescid yaptırmıştı. Günümüze gelindiğinde bu mescidin sadece yıkık bir minaresi ayaktaydı. Cemaat mahalli, vicdansızca konser pisti olarak çalıştırılıyordu. Bu zalimliğe dikkat çekmek için çok mücadele verdik. Çok şükür Cenab-ı Hak, bizi mahcup etmedi. 2009'da duruma müdahale edildi. Ve nihâyet Fetih Mescidi, idarenin sahip çıkmasıyla 2015'te ibâdete açıldı.
Bu yazı, bir anlamda kısa bir yakın tarih hikâyesi gibi oldu. Şimdi az olmayan bir zamandır bu ülkenin yerli ve millî evlâdları hürriyetlerine sahipler. Sâdece vatandaşlar değil tarihî câmî, mescîd, medrese gibi eserlerin de kadr-u kıymeti bilinir oldu. Vakıflar çok iyi çalışıyor. Kurtarabildiğini kurtarmakta. Şehirlerimiz, yeniden ecdad yadigârlarıyla kucaklaşıyor. Bu eserlerin bânisi hayr ve hâsenât sahibi cedlerimizin ruhları muhakkak şad oluyordur.
İki bin başından bu tarafa yalnızca yok olmuş veya yıkıntısı kalmış mescîd ve câmilerle öteki eserler imar faaliyetleriyle hayata kazandırılmamakta; yeni câmi ve mescidler de yapılmakta.
Bu noktada şuna mutlaka dikkat çekmemiz gerekiyor:
Selatin yâni Padişah Câmileri başta olmak üzere Osmanlı geçmişimizden kalan câmilerin iç duvarlarında Hulefâ-i Râşidînin yani Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali Efendilerimizin mübarek ismi şerifleri çini veya başka kıymetli bir tablo olarak yer alır. Hatta bazılarında Hasen ve Hüseyn Efendilerimizin isimleri de vardır. Hatta hatta Hazreti Fatıma vâlidemizin ismi şerifi olan câmiler de mevcuttur. Yâni; ecdaddan kalan câmi iç duvarlarında dört büyük Halife'nin adları tablo veya duvara gömülü olarak mevcut olduğu gibi zikr ettiğimiz isimlerin olduğu câmiler de mevcuttur.

18