Horozlar ötüyor, derinden gelen ezân sesleri Bursa'nın üzerine dalga dalga yayılıyordu.
Yatak odasına çekildi. Soyundu, uzandı. "Belki biraz olsun rahatlarım" diye düşünüyordu. Fakat gözlerine uyku girmedi. Ateşsiz bir hastalık her tarafını yakıyor, soğuk soğuk terliyordu. Uyumak azmiyle önünü kıble istikametine getirecek şekilde, sağ yanı üzerine yattı. Gözlerini sıkı sıkıya kapattı. Sağ elini sağ yanağının altına koydu, dizlerini karnına doğru çekti. Sol elini, sol kalçası üzerine yerleştirdi. Her gece okuduğu duâlarını okudu. Maalesef göz kapaklarına söz geçiremiyor, bir türlü uyuyamıyordu. Ters tarafa döndü. Sırtüstü uzandı. Yüzükoyun yattı. Her ne yaptıysa pis, cılız bir ihtiyar, karşısına dikiliyor, uzanmış tırnaklarıyla yüzünü, gözünü tırmalıyor, dilini çıkarıp kahkahalar atarak kaçıyordu.
Cesur ecdadını, yiğit karındaşlarını, saf milletini düşünüyor, kadın erkek, çoluk, çocuk ellerini kaldırmış bedduâ ettiklerini görür ve duyar gibi oluyordu. "Bu çalışkan, fedakâr, güzel insanların ne suçu vardı Yüzlerine nasıl bakacağım Ben masumum, suçum yok diyebilecek miyim"
O kadar soru yağmuruna tuttu ki vicdanını, yanına uzanmış olan refikasını bile fark edemedi.
Sabaha kadar gözlerine bir türlü hükmedemedi. Hava henüz ağarırken Matlube Hanım'ı uyandırmak istedi. Kıyamadı. İçindeki zehirli azabı boşaltmak için acele ediyor, fakat, heyhat ki, kendini zavallı ve masum göremiyordu bir türlü.
Artık sabah olduğunun işareti olan horozlar ötüyor, derinden gelen ezân sesleri Bursa'nın üzerine dalga dalga yayılıyordu.
O ise hâlâ nefsiyle hesaplaşmada, korkunç bir meydan muharebesindeydi.
Seherde uyanır, kurtlar ve kuşlar,

11