Bu sabah erkenden kalktı... Zaten uyuyup uyumadığı da tam belli değildi. İçi kıpır kıpırdı...
Aralığından belli belirsiz bir ışık sızan odaya daldı. Kapının gürültüsünden uyanan bekçi, sersem bir tipti. "Neler oluyor" kabilinden aval aval yürüyen gölgeye baktı.
- Buraya geleli hiç peri görmemiştim. Her gelen bir şey söylüyordu. Ben ise, tıpkı masallardaki gibi olmayan bir şeyi gördüm. Uçtu gitti.
Diye söylendi, durdu, yorgun bekçi.
Acele edilmeli, derin yara açmadan,
Köklü tedbir almalı, sağa sola kaçmadan.
Ayakaltı dururken, gözaltına alınmış,
Kimisi tutuklanmış, kimi geri salınmış.
Gözaltından anlamaz, ayakaltı olmalı,
Beye kan kusturanlar, azıcık ot yolmalı.
Kimlerin bu topraklar, çetenin mi, senin mi
Önderleri kimlermiş, yoksa gayet derin mi
***
Bu sabah erkenden kalktı Süleyman Çelebi. Zaten uyuyup uyumadığı da tam belli değildi. İçi kıpır kıpırdı. Pencereyi açtı. Hava iyice soğuktu. Bendini yıkan sel gibi içeri doldu, buz gibi ve tertemiz hava. Hemen kapatıverdi camları.
Matlube Hanım, üzeri külah şeklinde ve nebati motiflerle işlemeli taş ocağı çoktan yakmış. Yanı başındaki beyaz oğlak postundan seccadesinde teheccüd namazı kılıyordu.
Demek hâlâ imsâk vakti girmemiş, şafak atmamıştı. Çatırdayarak tutuşan ateşin başına gitti Süleyman Çelebi. Üşüyen ellerini ovuşturdu. Sonra da odanın içinde gezindi durdu.
Ocaktan pencereye, oradan kapıya gitti, geldi. Kafası, pırıl pırıl aydınlık ve bir o kadar da dopdoluydu. Musluğunu zorlayan taşan havuza benziyordu.

14