Ne çabuk gelmişlerdi bu masal diyarına!

Maria, hayran hayran ovaya, dumanları göğe yükselen şehre baktı. Gözlerine inanamıyordu...

Atının üzerinde doğrulan Maria, hayran hayran ovaya, dumanları göğe yükselen şehre baktı. Gözleri kamaşmıştı sanki. İki elinin tersiyle yüzünü ovuşturdu bir daha baktı. Ne çabuk gelmişlerdi bu masal diyarına. Atının yularını çekti. Yakındaki bir tepenin üzerine sürdü. Durdu. Etrafı doyasıya bir daha seyretti. Gözlerine inanamıyordu. Alabildiğine uzayıp giden düzlüğün Uludağ'la birleştiği hafif meyilli araziye inci gibi dizilmiş irili, ufaklı evlerinden süzülen ince dumanlar, narin minarelerle yarışırcasına gökyüzüne doğru uzanıyor, sonar da eriyip kayboluyordu.

Seferden dönenler, hasret ve sevinç karışımı duygularla bir an evvel evlerine, analarına, babalarına, sevdiklerine kavuşmak istedikleri hâlde Maria'nın bu coşkusuna katılmazlık edemedi. Diğerleri de atlarını tepeye sürdü, vâdiye ve onun bitiminde ufuklara kadar uzayıp giden ovaya ve uğruna nice canların feda edildiği başşehir Bursa'ya, daha yüksekten, kartallar gibi baktılar.

Dik, yer yer ağaçlı kayalar, serin bir rüzgârla sarsılır gibi oldu. Hurufi, uçurumu fırsat belleyip atını sürmek istemiş meğer. Üryan'ın uyanıklığı ve cesareti sayesinde bu teşebbüsü de akim kaldı. Maria, böyle beklenmedik bir harekete sebep olduğu için mahcup oldu, utandı, sıkıldı. "Kaş yapıyorum derken, göz çıkaracaktım, az daha" dedi içinden.

Güler yüzlü olmaya, gecikmeden ver karar!

Tatlı bir tebessümden, gelmez kimseye zarar.

Vâdi boyunca uzanan, iki tarafı, asırlık at kestaneleriyle sıralanan yol tenhaydı. Daldan dala uçuşan serçeler, gelen muzaffer akıncıları selamlıyor, alkışlıyor gibi cıvıldaşıyordu.