Her şey tatlı bir cümbüşe dönüşüyordu artık...

Ne zaman hırslanırsa hep böyle olurdu. Karşısına bir Türk çıksa herhâlde acımadan onu parçalar, tereddüt etmeden çiğ çiğ yerdi!..

Gözleri kızardı, kulakları belirsiz bir uğultuyla tıkanır gibi oldu. Ne zaman hırslanırsa hep böyle olurdu. Karşısına bir Türk çıksa herhâlde acımadan onu parçalar, tereddüt etmeden çiğ çiğ yerdi. Oysa sinirlenecek, kızacak vakit değildi...

Aklından geçenlere gem vurmalı, hissiyatına hâkim olmalıydı. Bir veya birkaç barbar Türk'ü bertaraf etmektense, kökünü kurutmanın, tamamını yok etmenin peşindeydi o!.. Tesiri asırlarca sürecek bir planı tatbik edecekti şimdi hissî olmanın vakti miydi Dikkatli, sabırlı, olmalıydı.

O gece soyluların temsilcisi ne demişti; "Demir bir el, mangal gibi bir yürek, derya kadar bilgi, Mesih âşığı biri lazımdı." Özlenen kurtarıcı kendisiydi. Bütün umutlar ona bağlanmıştı. Ellerinden geleni de yapmışlardı etkili ve yetkililer...

Belli belirsiz dişlerinin arasından; "Sıra bende…" kelimeleri döküldü. Tarak gibi yaptığı elini saçlarına soktu. Gayr-i ihtiyari başını kaşıdı. Bu hareketi sık sık yapardı. Sınır tanımaz duygularının dışa vuruş şekliydi belki de.

Hislerine hâkim ol, bilmelisin hikmeti,

Dikkat et uyanık ol, üstünden at gafleti!

Kripto, karmakarışık hissiyatının sürüklediği gizli dünyasında nerelere varıp gelmedi ki Milleti için kendini feda ediyordu işte. Gidip dönememek, gelip görememek de vardı. İçinde bulunduğu toplumdan kaç kişi bu fedakârlığı yapabilirdi Evet, sonunda kendini bekleyen hatırı sayılır bir servet, şöhret vardı mutlaka. Cennet gibi muhteşem saraylar, şatolar, altınlı, gümüşlü eşyalar, güzeller güzeli hizmetçiler daha neler, neler..

Bu yolculuğun sonunda olabilecekleri düşündü durdu. Artık ağlamıyordu. Kalbi sanki taş kesilmişti. Göğsünde, aha şuracığında hissediyordu ağırlığını. Hafızasındaki kötü, karamsar dünyaları, görünmez bir elle iteleyip, daha aydınlık, neşe dolu, yüzüne gülücükler dağıtan âlemlere yöneldi...