Yazı, Osmanlı döneminde dine ve din adamlarına gösterilen toplumsal saygıyı, çağdaş Türkiye'de din adamlarına yönelik kayıtsızlıkla karşılaştırarak bir zıtlık ortaya koymaktadır. Yazar bu farkı, değerler sisteminin dejenerasyonu bağlamında sunmakta; ancak siyasi niyetlerle dini enstrümantal kullanmanın, aslında anan değer sisteminin tam tersine gittiğini ima etmektedir. Bu çelişkiyi tartışmanın başlangıç noktası olarak görülebilir mi yoksa sadece nostaljik bir yargı mıdır?
Bekleyenlerin göstermiş olduğu hürmet ve ifadelerden, namaza gelenlerin kim olduklarını tanımaya çalışıyor, bu hususta pürdikkat kesiliyordu.
Ezân okunmasına daha vardı. Önceden ayarlanmış gölgelik bir yere oturuverdiler.
Abdest, namaz için gelenler elini öpüp yanına diz çöküyor, boyun büküyorlardı. "Kendi memleketimizde din adamlarına, bu kadar değer verilmiyor" diye geçirdi içinden.
Bekleyenlerin göstermiş olduğu hürmet ve ifadelerden, namaza gelenlerin kim olduklarını tanımaya çalışıyor, bu hususta pürdikkat kesiliyordu. Arayıp da bulamayacağı bir fırsatı yakalamıştı.
Gözü, yırtık kahverengi çuha elbiseli, kırmızı kuşaklı, uzun boylu, kara kuru dilenci yoldaşın arkasına isabet eden blok taş döşemeli geniş sokağa takıldı. Çeşitli yaştan insanların hürmet edip muhabbetle çevrelediği kocaman yeşil kavuklu hâkî cübbeli bir zât vakarla kendine doğru geliyordu. Gözleri karardı. "Yoksa bu gelen Yıldırım Han mıydı" Etrafındakiler de ayağa kalkmış ellerini göğüslerinin üzerinde bağlamış, hürmetle bekleşiyordu. Pek şaşırmıştı. Ne yapması lazımdı İmdadına birinci tüccar yetişti. Omzuna usulca dokunup ayağa kaldırdı. Hâlâ etrafını tam göremiyordu. Başını çevirip güneşe baktı. Hayır... Tutulmamıştı!.. Pırıl pırıl parlıyordu işte! Fakat niçin böyle, bütün insanların çehreleri sararmış, tunç rengine çalmıştı
Kalabalık sokağın solundaki yaşlı çınarı dönerek mabedin ihtişamlı taç kapısına yöneldi. İki tarafından sümüklü böcek boynuzları gibi yükselen incecik kısa direkçiklere birer Osmanlı bayrağı çekilmişti. Kapı kenarları üzerindeki yeni yaldızlanmış mübarek yazılar, usta sanatkârların elinden çıkmıştı. Heykel ve putların yasak olmasından mı ne Hüsnü hat ve nebatat süslemelerinde üzerlerine yoktu. Grubun son üyesi de kapıdan girince, elinde olmadan "oh" çekti. Neme lazım huyunu, suyunu tam bilemediği, yakinen tanıyamadığı zâtlarla karşılaşmak istemiyordu. Ne olur, ne olmazdı.
Hemen aklına câmiye girmek geldi. Adamlarına işaret verip bulunduğu yükseklikten kös kös inmeye başladı. Onu gören diğer cemaat de yürüdü. Etrafında önceki kalabalıktan daha fazlası vardı. İsteseydi de bu tabloyu oluşturamazdı. Kulağına gelen konuşmalardan, kendini heyecanlandıran zâtın Emir Sultan olduğunu anladı. Aynı kafilede Arap Molla, Süleyman Çelebi gibi Osmanlı'nın mühim şahsiyetlerinin isimleri de geçiyordu. Ah bunlardan birini elde edebilseydi. Yağdan kıl çeker gibi hâllederdi bütün işlerini. Kafasındaki binbir duygu ve düşüncelerle sevmediği ve hiçbir zaman da sevemeyeceği bir mabede giriyordu...

4