"Hay Allah iyiliğini versin Dilara. Maria'yı Doğan Bey'imiz, tâ orada Hasan Bey kardeşimize nikâhlamış. Bilmediğimi mi sanıyorsun"
Süleyman Çelebi'nin ilk defa okuyacağı Mevlid-i şerif denilen şiir gibi manzum cevabı duymak için ise ayrı bir telaş, ayrı bir gayret, fevkalâde bir heyecan vardı.
Bursa, ne zamandan beri ilk defa topyekûn ayağa kalkmış, rengârenk insan ormanı gibiydi âdeta.
Çoğu yapraklarını dökmüş çınarların alaca gölgeleri altında önde Doğan Bey, ardı sıra akıncılar ve diğer zevat atları üzerinde geliyorlardı.
Davulların gümbürtüsüne tiz kös sesleri, mehteranın nağmelerine tulumların ahengi, zil ve tef tempoları, çocukların şen şakrak bağrışmalarına at kişnemeleri karışıyor... Son güz güneşinin tadını çıkarırcasına sayısız, serçe ve envaiçeşit kuşlar, çılgın naralarla havayı çın çın çınlatıyordu.
Dalları yerlere kadar bükülmüş altın sarısı ayva ağaçlarının arkasında iki katlı beyaz köşkün önünde farklı bir heyecan, değişik bir telaş yükseliyordu. Gülşah'ın bey kızı arkadaşları, ak tülbentten yerlere kadar uzanan başörtüleriyle kuğu misali kervanın geçeceği yola bakıyor. İtişip kakışıp sevinçle gülüşüyorlardı.
Konağın kapısı açıldı. İpek tülden elbiseler içinde kelebek gibi uçarcasına bir dilber çıktı. Bu Gülşah'tan başkası değildi. İşlemeli tülbent başörtüsünü omuzlarından, etrafı altın dizili gümüş serpuşunun üzerine aldı. Bulutların üzerinden kayar gibi süzülerek arkadaşlarının yanına geldi. Döndü. Bir daha, bir daha döndü. Kızları sevgiyle kucakladı. Muziplik olsun diye Dilara;
- Geçmiş olsun Gülşah.
- Gözün aydın veya gözümüz aydın olsun diyecektin herhâlde.
- Bilerek dedim Gülşah'ım!
- !!!
- Maria isminde kuma geliyormuş!
Gülşah, bir kahkaha patlattı bu beklemediği şaka karşısında.
- Hay Allah iyiliğini versin Dilara. Maria'yı Doğan Bey'imiz, tâ orada Hasan Bey kardeşimize nikâhlamış. Bilmediğimi mi sanıyorsun
- Ya Sarıkız
- Ha onu da Atmaca Nuri Bey'e nikâhlamışlar. Gelen kervanda o yok. Bilahare almaya gideceklermiş.

17