"Ah! Ah! Bu memleketin hakiki sahibi, mirasçısı olduğum için mi ne Kilikya topraklarını hep kendi çiftliğim sanırım..."
Sıska bir dükkân çırağı gibi olanı alelacele çalı, çırpı toplayarak bir ateş tutuşturdu. Diğeri de yiyecekleri getirdi. Kısa zamanda nefis bir ziyafet çektiler kendilerine. Son şarap şişelerini de bitirdiler. Her biri bir tarafta sızıp kaldı. Kripto uyandığında; "Hayat uyku ise, şarap onun rüyasıdır" diyerek güldü. Sonra neşeyle yoldaşlarına döndü;
- Kalkın miskinler! Bakın ne yeisim kaldı, ne kederim! Canlandım! İştahım açıldı! Gücüm kuvvetim geldi! Gezmek, koşmak istiyorum!
Ses, vâdide dalga dalga yankılandı.
Yosunlu taşların arkasındaki vadi, yeşil deryası gibi uzayıp gidiyordu. Çalıların arasından yavrularıyla birlikte bir tavşan ailesi çıktı. Koşarak dere içine doğru uzaklaştı. Peşleri sıra bakan Kripto, sırtındaki alışık olmadığı cübbesini, omuzlarını oynatarak, eliyle düzeltip, yerleştirmeye çalıştı. Kollarını, ayaklarını uzatıp uzatıp çekti. Gerindi. Kayalar üzerinden süzülen kartallara daldı. Gördükleri ona çok şeyler hatırlatıyordu. İrileşen gözlerle baktı… Baktı…
"Eski bir tekfurun torunu utan! Utan da acıklı hâline otur ağla. Gözyaşların kuruyana kadar" diye hayıflanarak gökle yerin birleştiği yerleri, yaş dolu gözlerini kısarak bilmem kaçıncı defa yeniden taradı.
"Ah! Ah! Bu memleketin hakiki sahibi, mirasçısı olduğum için mi ne Kilikya topraklarını hep kendi çiftliğim sanırım. Babam anlatırdı. Ona da babası anlatmış. Her tarafını adım gibi ezberlemişim. Gitmeden, görmeden bilmek, sevmek, hatta ve hatta âşık olmak buna derler belki de. Babam bir anlatmaya başladı mı âdeta kendinden geçerdi. Gözleri küçülür, ses tonu değişirdi hepten. Süklüm püklüm o adam gider, dağ gibi heybetli, bendini yıkan sel gibi haşin ve coşkulu apayrı biri gelirdi. İbadet eder gibi bitmez tükenmez heyecanla konuşur da konuşurdu. Kıvrım kıvrım uzayıp giden yemyeşil sazlıklar, allı, morlu sebze ve meyve bahçeleri, yüksekli, alçaklı tarla çitleri, geniş taraçalı taştan ve kerpiçten evler, arpa, buğday ambarlarını andıran, şimdi çoğu câmi olmuş kiliseler, başları düşük, sırtları yaralı, zayıf beygirler, yorgun, gözlerini sinek bürümüş merkepler, semiz beyaz kazlar, yeşil başlı ördekler, hatta çamurlu pis domuzlar, hayal eder dururdum. Hem de hep benimmiş, yanı başımdaymış gibi olurdum.

3