"Emriniz olur! Ne demek Bey'im Doğan Bey'imizin dediği kabulümüzdür..."
Hiç tereddüt etmeden iki arkadaşı da:
"Emriniz olur! Ne demek Bey'im Doğan Bey'imizin dediği başımızın gözümüzün üstüne kabulümüzdür..."
"Eyvallah..."
Sonsuz azaba göre, her çile olur rahat,
Acı duyulmaz, sanki edilir istirahat.
Aynen dedikleri gibi yapıp soluğu dergâhta aldılar. Can kardeşler güle oynaya medresenin avlusundan geçerken sık yapraklı ağaçlardan görünmeyen talebelerin sesleri işitilmeye başlandı. Koca bina çınarların arkasında âdeta saklanmış gibiydi. Muhterem hocaları Emîr Sultan hazretleri saraya gittiği için yerine talebelerin yaşça en büyüğü vekâlet ediyordu. Genç akıncılar, çocukluk arkadaşları da olan bu mollanın yanından hiç ayrılmıyorlardı. Onun yanında daha rahat hareket ediyor, şakalaşıyor, neredeyse her şeye karışıyorlardı. İlk iş olarak mutfağa koştular. En sevdikleri şey getirdikleri avları soyup temizleyerek aşçının emrine sunmaktı. Tıfıllarla birlikte kuyudan su çekmek, çıplak ayaklarla kil yoğurmak, yanan fırına, koca koca dalları ve pişirilecek testileri sürmek de oldukça zevkliydi. Talebelerin kâselerine çorba koymak, maşrapalarına ayran doldurmak, sofraları kurup kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşlarına gidiyordu. Hele kitap okuma ve sohbet... Bu en muhteşem şeydi. Doğan Bey eline Kur'ân-ı kerîmi alıp okumaya başladı mı, bir hâfız gibi dur durak bilmezdi. Durumu yakinen bilen arkadaşları laf atmadan duramazdı.
"Biraz da bize fırsat ver!" diye tutturan Boğa Hasan Bey'in sırtına sol elini koyan Doğan Bey, sağ eliyle de Kur'ân-ı kerîmi uzattı;
"Hadi seni de görelim, oku!"
"Bu sefer iş ciddileşti..." diyen Boğa Hasan, tatlı bir yarışa girse de hiçbir zaman o tesirli okuyuşu yakalayamadı.

5