Bu sefer konuşacak cesareti bulamadı kendinde...

Ruhunun rahat ettiği tek yer bu ihtişamlı bina ona sanki; "Kaç gündür nerelerdeydin Yokluğunun pek hasretini çekiyorum" diyecek gibi geliyordu.

Çınarların gölgelediği bahçede ezânı bekleyen müminlere, belli belirsiz selam verdi. Beklemeden, bir gölge gibi geçti. Oysa her defasında selamla birlikte hâl, hatır sorar, duâ eder ve duâlarını da isterdi. Bu sefer konuşacak cesareti bulamadı kendinde.

Ruhunun rahat ettiği tek yer bu ihtişamlı bina ona sanki; "Kaç gündür nerelerdeydin Yokluğunun pek hasretini çekiyorum" diyecek. Sonra da; "Beni kalbi katı, yüzü nursuz, ruhu kirli ellere nasıl teslim ettin" diye sitem edecek, gibi geliyordu.

Pay-i taht Bursa'nın tam ortasında yer alan, ihlâs ile yapılmış mabedin taç kapısından utana, sıkıla girdi. Pencereden giren ışıkların aydınlattığı kenar köşelerde Mushaf-ı şerif tilavet edenlerin dışında, fazla kimsecikler yoktu. "Biraz sonra dolar" dedi içinden.

Ferah, düzgün ve hâlâ taze ağaç kokusunu duyduğu yeni yapılmış kapılardan geçti. Doğruca imâm odasına yürüdü. İçini daha yeni düzenlemişlerdi. Tavan, duvarlar ve taban komple ceviz tahtalarla itinayla kaplanmıştı. Mini bir saray odacığını andıran bu yerin duvarları bel yüksekliğinden tavana kadar vakfedilmiş kitaplarla doluydu. Odanın dört bir yanı yerden iki karış yükseklikte, bir insanın bağdaş kurarak rahat oturabileceği genişlikte, aynı malzemeyle yapılmış, yeşil kadife şiltelerin konduğu sedir ve masalarla çevriliydi. Kışın sıcak, yazın serin olan, rahat okuyup yazabilmeye elverişli sakin bir mütalaa odasıydı burası.

Çekmeceleri açtı. Dolapları inceledi. Sarık, cübbe ve diğer eşyaları bıraktığı gibi yerli yerindeydi. Pencere kenarında sönmüş buhurdanlığı gördü. Bir çubuk aldı, yaktı. Temiz ağaç kokularına karışan usareleri doyasıya içine çekti.

Yanlışları yıkarak,

Bir meşale yakarak,

Çok dikkatli bakarak,

Hakikat aranmalı.

Ulucâmi-i Şerif, gelen müminlerle dolup taşıyordu. Bu cumâ daha bir kalabalıktı. İğne atsan yere düşmezdi. Halk merak içinde olup bitenleri doğru olarak anlamak, hata yapmamak istiyordu. Çünkü dışarıda her kafadan bir ses çıkıyor, insanlar kime, nasıl inanacağını bilemiyordu. Onun için Ulucâmi-i Şerif'te yapılacak izahatlar ehemmiyet arz ediyordu. Buradan verilecek malumatlar, Osmanlının da resmî açıklaması mahiyetini taşıyacaktı.