ALLAH'IN NİZAMI İSLÂM (55)

4- Hz.Peygamber Liyakât ve Ehliyete önem verirdi

*Hz. Resûlellah (sav) liyakât ve ehliyete çok önem verirdi. Hz. Peygamber, devlet işlerinde; akrabalık, sosyal statü ve hatır-gönülden ziyade, liyakât ve ehliyete önem verirdi. Hz. Peygamber devlet yönetiminde, bir kişiyi göreve getireceği zaman; o kişinin o göreve uygun, lâyık, ahlâklı, adaletli ve o makamı hak edip, etmediğini araştırır (liyakâtini) ve ona göre karar verirdi.

Aynı şekilde; kişinin o görevi edâ edebilecek gerekli teknik bilgi, beceri ve eğitiminin olup, olmamasına (ehliyetine) da çok dikkat ederdi. Hz.Peygamber'in devlet yönetiminde dayandığı temel umdesi; Allah'ın, 'Emanetleri ehline veriniz' buyruğudur(1). Hz. Resûlellah, yönetimde Allah'ın ölçülerini esas aldığındandır ki, Bizans sınırındaki Şam bölgesine gönderilen orduya komutan olarak, genç yaşta (20'li yaşta) olmasına rağmen, liyakatine güvendiği Usame bin Zeyd'i görevlendirmiştir.

Halbuki, bu ordu da Hz. Ebubekir ve Ömer gibi tecrübeli ve sahabilerin önde gelenleri de vardı(2). Hz. Peygamber aynı şekilde, Mekke'yi fethedince Kureyş kabilesinin çeşitli ailelerinde bulunan bazı vazifeleri yeniden düzenlemiş, bir kısmını kaldırmıştı. Kâbe'nin anahtarları görevini henüz Müslüman olmayan Osman bin Talha yapıyordu. Hz. Resûlellah'ın amcası Hz. Abbas bu göreve talip oldu.

Hz. Peygamber, 'emanetleri ehline veriniz' ayetinin gelmesiyle, Osman bin Talha'nın bu iş için daha ehil olduğunu düşünerek, görevi Amcası'na vermeyip, Osman'da kalmasını uygun gördü (3). Hz. Resûlellah(sav), ehil olmayan kişilerin göreve getirilmesini Kıyamet alameti olarak görmüştür (4,5).

*Hz.Peygamber, kayırmacılığı (nepotizm), iltiması (torpili), dalkavukluğu yönetimde istememiştir.

Aynı şekilde, ısrarla görev isteyenlere de itibar etmezdi. Nitekim Amcası Abbas'ın ısrarla bir görev talebini, sorumluluğunu taşıyamayacağını ileri sürerek reddettiği bildirilmektedir (6). Hz.Resûlellah, şayet seçilen kişi/ kişiler görevi hakkıyla ifâ edemezse onu/onları vazifeden azleder, yerine daha liyakâtli olanı görevlendirirdi.

* Hz. Resûlellah, mala-mülke, servete-zenginliğe, makama-mevkiye düşkün ve hırslı olanları da göreve getirmezdi. Göreve getirilenlerde böyle haller görülürse de, onları derhal azlederdi.

Nitekim bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur; 'Bir koyun sürüsüne saldıran iki aç kurdun, o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.' (Tirmizî, Zühd-43). Hz. Peygamber, hırslı ve mala-mevkiye düşkün olanları aç kurtlara benzetmiştir. Bu benzetme çok ibretlidir. Zira kurt tabiatı icabı yırtıcı bir hayvandır. Bir de aç olursa varın anlayın sürüye yapacağı tahribatı... Aynen bunun gibi hırslı ve dünyalığa düşkün kimseler devletin bir makamına-mevkiine getirilirse, onlar hiçbir ahlâkî değer tanımadan miri malını talan ederler.

Böyle kimseler en yırtıcı hayvandan daha tehlikeli hale gelebilirler. Bu yüzdendir ki, tasavvufta; dünya hırsı, mal-makam düşkünlüğü kötü huyların kaynağı olarak görülmüştür. Dindar olan insanlar, kendi nefislerini (egolarını) tatmin etmekten ziyade, başkaları için ferâgat ve fedakârlık yaparlar. Çünkü Allah, mü'minlerde 'İsâr hasleti'(kendinden ziyade başkalarını düşünme) görmek ister.