Yeni Türk inkılâbı, ihtilâli veya devrimi

Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC'nin faâliyetleri sonucunda yeni bir devlet kurulmuştu. Devlet yeni ama millet yine aynı milletti. Emr-i vâkî ile millet değişemez. Çünkü milletin altyapısını kültür oluşturur. 5000 yıllık Türkistan uzantısı olan bir devleti hemen Batılı yapmak o kadar da kolay değildi. O hâlde âcilen değişimler devreye girmeliydi!

İslâm dünyâsından hızla kopan yeni devlet, yeni bir Türk dünyâsı kurmak istiyordu.

Yeni devlet Selçuklu ve Osmanlı gölgesinde olmak istemiyordu.

"Her"- ist" koltuk değneği olmadan yürüyemeyeceğini îtirâf eden bir zavallıdır. "-İzm"ler birer anachıronizmdir. Yâni kalıplaşan, canlılığını yarı yarıya kaybeden birer konserve düşünce Batı'dan gelen hiçbir "-izm"mâsum değildir.

Biz ki nassı, mukaddesler dünyâsından kovduk Avrupa'nın ictimâî ve siyâsî mitosları karşısında apışıp kalmak, bu kendini küçük görmek, bu papağanlaşmak ne için Unutmamak lâzım ki "-izm"ler ictimâî bir sınıfın müdâfaasıdırlar. İctimâî bir sınıfın, bir milletin veyâ bir medeniyet câmiasının"(Cemil Meriç, Bu Ülke, Ötüken Yayınları, İstanbul 1975, s. 92)

YazımızaCemil Meriç'in mükemmel bir tesbîti ile başladık: "-izm"ler ve Avrupa

Avrupa, millet ve kültür hattâ din konularında homojen olmadığı için, hizipler birbirine zıt olan "-izm"ler etrâfında halkalaşmış, sosyal sınıfların sermâyesine, fikrî akımlarına, müziğine, her şeyine hâkim olmuş Nasyonalizm, komünizm, kapitalizm, egzistansiyalizm, natüralizm, realizm, romantizm vs.

Bâtıl dinler bile "-izm"le sınıflandırmışChiristanizm, Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Şintoizm

Kitâbî dinleri bu kalıba uyduramamışlar. Îsevizm, Mûsevizm veyâ Muhammedizm diyememişler. Denemişler ama tutmamış.

Edebî akımları birtakım kurallarla birbirinden ayırmışlar, felsefî akımlarla birleştirmişler, sonra rasyonalizm demişler, realizm demişler, natüralizm demişler, egzistansiyalizm demişler, parnasizm demişler, sembolizm demişler, demişler de demişler...

İSLÂMİYET VE "-İZM"LER

İslâmiyet'te "-izm"lere yer yoktur.Kur'ân-ı kerîm ve ehâdîs-i nebeviyye, yâninasslarile ictihâdlarvardır. Destanlarımızla başlayan sözlü edebiyat ve devâmında bunun içinden çıkan halk edebiyâtında ve İslâmiyetin vukûuyla tekrardan dizayn edilen dîvân edebiyâtında da "-izm"lere yer yoktur. "Alegori veyâ sembol diye üzerimize yapıştırılan sahte etiketlere de yer yoktur. Onlar "teşbîh" ve "istiâre" gibi benzetme san'atları olarak mânâyı tahkîm ederler. Ayrıca "mazmûn" gibi hassas ve aklî melekelere hitâb eden kalıplar da vardır.

Sonra birtakım araştırıcılar "sembol" ve "alegori" diyeŞeyh Gâlib'in eserlerine tecâvüz ettiler.Cenâb'da veyâHâşim'de neyse ne de Gâlip'le bunların ne alâkası var Teşbîh ve istiâre san'atlarını görmediniz mi Bunlara neden "metafor" ve benzeri terimler kullanıyorsunuz Böyle deyince Gâlib'in eserlerine değer kattığınızı mı zannediyorsunuz

Peki,Fuzûlî'ye,Bâkî'ye,Nedîm'e romantik deyince değerleri mi yüceldi O muazzam san'at muhtevâsı bu kelimelerle mi arttı

Yahyâ Kemâlaçıkça dîvân edebiyâtının devâmıdır. Gazelleri, şarkıları, rubâîleri hep bu tarzın açık örnekleridir. O zaman neden ona "Parnas" dediler Y. Kemâl'in şiirleri parnas ekolünün şiirleri olarak "poesie pure" yâni saf şiirlePaul Valery'ye mi benzetiliyor O büyük şâirin şiirleri, kendisinin her zaman gururla belirttiği Osmanlı-Türk medeniyetinin bir nişânesi olarak görülmelidir.

Romanlara gelince;bizde "-izm"ler geneldeServet-i Fünûn'da hızla artan bir tür olarak romanlara kılıf olmuştur. Genelde başlangıç olarak aşk ve sevdâ konuları işlenmişse de sonraTanzîmât"a kapaklaştırılan ama ne olduğu bile anlaşılamayan "halk için san'at" formülüyle halka dönük romanlara "realist", sonra daha ileriki safhalarda halkı ve tabiatı konu alan roman türlerine "natüralist" denmiştir. Roman Batı mahsûlü olduğu için bu kalıplarda gösterilmesi normaldir.

Hâlide Edîbile bayağı gelişen cumhûriyet romanları realist midir romantik midir yoksa ideolojik midir İlk roman denemeleri el yordamı gibidir. İdeolojik değildir. Romantik veyâ nadiren gerçekçidir.

1960 sonrası romanları provokatif ve ajitatiftir; yâni tahrik eden türdendir. Bunları sonra çok geniş inceleyeceğiz.

Bu romanlarda "Bir devri lânetiyle boğan şâirin sisi" gibi bir buğz ve saldırı vardır.Yeni roman bir misyon edinmiştir: Yeni nesle bir yön çizmek! Bu kesin bir proje açılımıdır.Bu işe mutlakâ Anadolu dâhil edilmelidir. İstanbul'un Boğaz yalılarındaki sefîh hayatı yerine, çorak Anadolu topraklarıyla boğuşan köylü ele alınmalıydı.

Sonra yeni roman halka hitâp edeceği için dili de sâde olmalıydı. Ama hâlâ "Saray ve Ötesi" gibi romanları yazan Osmanlı kalıntısı zâdegânların bir türlü unutamadıkları romanları, hem şehir hayâtını hem de bu hayâtın süslü dilini yansıtıyordu. Meselâ"Aşk-ı Memnû"hâlâ dil yönünden ağır ve hâlâ "Yalı Takımı"nın hayâtını anlatıyordu. Kaldı kiHâlid Ziyâ1945'teki ölümünden evvel bâzı eserlerinin dillerini sadeleştirmiştir ama hâlâ eski izleri taşır.

YENİ DÖNEM

Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra yeni devlet, halkı yeni bir sistem ve rejim için dizayn etmeye başladı. Osmanlıda mekân İstanbul'du; yeni devlette mekân Anadolu'ya kaymaya başladı. Anadolu yüzyıllardır kendi kapalı kutusunda yaşıyordu. Savaş kararı alan ve savaşı başlatan veyâ bitiren İstanbul'du ama savaşanlar Anadolu halkıydı. Onlar için önemli olan toprağını ekmek, iki baş sığırını veya üç beş davarını besleyerek bundan faydalanmaktı.İttihâtçılarile başlayan rejim mes'elesi projenin içine Anadolu'yu da dâhil ediyordu.Tanzimat'laveyâGenç Osmanlılarla başlayan yeni rejim hayalleri İstanbul ve Anadolu'nun da dışında Avrupa'da faâliyet gösteriyordu. Onların yol haritasındaKonya, Amasya, Erzurum, Sivas, Merzifon, Ağrı, Elâzığ veyâ Adanayoktur. Hat bellidir.İstanbul, Selâniksonra geniş alandaBalkanlar, Makedonyaveyâ ilk dönemin atlama tahtası olarak kullanılanKâhire, Paris, CenevreveLondra'dır. Anadolu kendi dışında onun da istikbalini etkileyecek olan bu hâdiselerden haberdar değildi.

KIRSAL ALANDAN BAŞLAYAN YOLCULUK

Kırsal bir alandan yine kırsal bir alana yâni Anadolu'ya gelen Oğuz'un torunları, bu alanlarda hem askerlik (çerilik, alplık) hem de çobanlık yapıyorlardı.MervveNişâbur'u merkez olarak kabul edenBüyük Selçuklular,1071'de Anadolu'ya ayak bastılar. Türkistan'ın özeti Anadolu'da teşekkül etmeye başlamıştı. Efsane bir devlet olacak Osmanlının atalarıKayılar,önceAhlat'a sonraViranşehir, Halep ve Karacadağyöresine yerleştiler. SonraErtuğrulveDündar Bey'lerleSöğütveDomaniç'e yerleştiler. Hedef ve yön hep Batı'yı yâniBizans'ı gösteriyordu. Belki ilk defa altyapısı gelişmiş bir şehir olanHaleb'i gören Kayı, Söğüt'e gelinceye kadar kırsal alan ve çadır dışı bir hayat bilmedi.

OSMANLIYA GELİNCE

Osmanlılar, her ne kadar Söğüt'te pazar ve çadır dışı hayâta geçmeye başlasa daBursa'nın fethine kadar modern bir şehir hayâtı yaşamadılar. İstanbul'un alınması hem Türk târihinde hem de İslâm târihinde altın sayfalardan biridir. Şurası muhakkak ki gerek Bursa ve gerekse İstanbul geleneksel Roma mi'mâri ve altyapısına sâhipti. Osmanlıya geçen bu şehirlerdeki değişme İslamlaşan bir yapı, câmi, çeşme, sebil, kütüphâne ve hamamlardı. Böylece ihtidâ eden Konstantinapolis, maddî ve ma'nevi kirlerinden arınmıştı. Artık İstanbul ve taşra vardı. Devreye giren müşahhas Anadolu cephesi sancaklar, zürra' (tarımla uğraşan köylüler) ve râîler (çobanlar) olarak ayrılıyordu. Pâyitaht idârî merkez olarak aynı zamanda, kazâî (adlî, kazâ, iftâ, mahkemeler), meşihat yani şeyhülislâmlık ve ilim merkezi olarak biliniyordu.

Sancaklar o zamanki şehzâdelerin eğitimlerinde ilk basamak olarak uygulamalı siyâsî akademiler görevi üstlenmişlerdi. Gerek sancak beyliği ve gerekse Anadolu ve Rumeli Beylerbeyliği ile payitaht ve taşra bağlılığı sağlanıyordu.

Anadolu askerlik mevzuunda ordunun silâh gücünün aslını temsîl ediyordu. Oğlunu askere gönderen baba artık bu işi devlete tevdî' ettiğinden hemen sebeb-i maîşeti (geçim kaynağı) olan toprağına dönüyordu. İstiklâl Savaşı'na kadar seferberlikte yalnız asker çağı gelen gençler askere çağırılıyordu. Bu dönmeden sonra 15-65 yaş arası askere alınmaya başladı.

Köyde kalan 15 yaş altı çocuklar hem babalarına yardım ediyorlar hem de köy mescitlerinde Elif-bâ'ya çöküyorlardı. Büyük Anadolu şehirlerinde de ulu câmiler, medreseler ve kütüphâneler bulunuyordu.

Osmanlı döneminde savaşta maddeten ve mânen etkilenen asliyle İstanbul'du. Anadolu can kayıplarının acı gerçeklerini yaşarken, savaş ve barış kararları hep İstanbul'da alınıyordu. Sevr Antlaşması ve İstiklâl Savaşı'na kadar Anadolu hâlâ tehlikenin pek farkında değildi.