Dijitalleşmenin hız kazandığı çağımızda insanlık, analogdan sayısala geçişin yarattığı yeni bir paradigma ile karşı karşıyadır. Bu dönüşüm yalnızca teknolojik altyapılarla sınırlı kalmamış, toplumsal yapıların işleyişinden bireylerin yaşam pratiklerine, kültürel üretim biçimlerinden siyasal karar alma süreçlerine kadar hayatın tüm alanlarını yeniden şekillendirmiştir. Matematiksel modellerin, algoritmaların ve büyük veri analitiğinin giderek daha fazla merkezi bir rol üstlendiği bu yeni düzende, hakikatin doğası da dönüşmektedir. Artık gerçeklik, doğrudan deneyimlerden ziyade sayısal göstergeler ve veri odaklı temsiller üzerinden tanımlanmaktadır. Ölçülemeyen, sayısallaştırılamayan ya da algoritmalarla temsil edilemeyen unsurlar görünürlüğünü kaybetmekte, giderek değersiz bir konuma itilmektedir.
Sayısal verinin üretilmesi, işlenmesi ve yorumlanması süreçleri, her ne kadar teknolojik bir tarafsızlık iddiasıyla sunulsa da aslında güç ilişkilerinin en yoğun biçimde yeniden üretildiği alanlardan birine dönüşmüştür. Verinin mülkiyeti, erişim kapasitesi ve onu işleyip anlamlandırabilme becerisi, bugün ekonomik, kültürel ve siyasal güçle doğrudan ilişkilidir. Dijitalleşmenin sağladığı olanaklardan yararlanabilenlerle bu sürecin dışında kalanlar arasındaki uçurum giderek büyümekte, yeni bir toplumsal hiyerarşi ortaya çıkmaktadır.
Bu noktada İbn-i Haldun'un 'coğrafya kaderdir' sözü, dijital çağın yeni dinamiklerini anlamak açısından dikkat çekici bir benzetme imkânı sunmaktadır. İbn-i Haldun, bireylerin ve toplumların yaşam biçimlerinin, inşa ettikleri kurumların ve ekonomik düzenlerinin içinde bulundukları coğrafi çevreyle şekillendiğini vurgulamıştı. Bugün ise buna ilave yapabiliriz: veri kaderdir! Çünkü bireyler, kurumlar ve toplumlar artık kendileri hakkında üretilen verilerle tanımlanmakta, algoritmaların sunduğu skorlar, sıralamalar ve kestirimler geleceğin yönünü belirlemektedir. Coğrafya veriyi de etkilemektedir. Bu bağlamda, veri coğrafyası bireylerin ve toplumların kaderini tayin eden yeni bir harita işlevi görmektedir. Hangi veriye erişilebildiği, hangi algoritmanın hangi çıktıları ürettiği, kimin hangi sıralamalarda nerede konumlandığı giderek daha belirleyici bir unsur haline gelmiştir.
Bu yeni düzende, yapay zekâ teknolojileri başat bir rol oynamaktadır. Üstel bir hızla gelişen yapay zekâ, yalnızca teknik bir yenilik değil, aynı zamanda toplumsal, kültürel ve ekonomik düzeni kökten dönüştüren bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Karar alma süreçlerinden eğitim politikalarına, işgücü piyasalarından kamusal alana kadar birçok alan yapay zekânın belirlediği yeni parametreler üzerinden yeniden inşa edilmektedir. Ancak bu süreç, insanın failliği ile teknolojinin otonomisi arasında büyüyen bir gerilimi de beraberinde getirmektedir. Algoritmaların yönlendirdiği karar mekanizmaları, bireylerin tercihlerini belirleyen temel araçlara dönüşmüş, özgür irade kavramının altını sessizce oyan yeni bir bağımlılık biçimi ortaya çıkartmıştır. İnsanlar, farkında olmadan, seçimlerini algoritmaların sunduğu çerçevede yapmaya zorlanmaktadır.
Bu bağımlılığın en tehlikeli boyutu, yapay zekânın insanın bilişsel kapasitesi üzerindeki etkisinde ortaya çıkmaktadır. Dijital sistemler, bilgiye erişimi kolaylaştırmakta, hız ve verimlilik kazandırmakta; ancak aynı zamanda bireylerin kendi zihinsel süreçleriyle bilgi üretme ve anlam inşa etme becerilerini zayıflatmaktadır. Bilgi, zihinsel bir emekle işlenmekten çok, önceden hazırlanmış ve filtrelenmiş biçimde tüketilmektedir. Bu durum, eleştirel düşünme becerilerinin körelmesine, entelektüel derinliğin azalmasına ve bireylerin bağımsız karar alma kapasitelerinin zayıflamasına yol açmaktadır. Toplumsal ölçekte ise, bu bilişsel dönüşüm kamusal tartışmaların yüzeyselleşmesine, farklı perspektifler arasındaki diyalogun azalmasına ve ortak bir gerçeklik duygusunun oluşamamasına neden olmaktadır.
Matematiksel modellerin toplumsal yaşamın her alanına nüfuz etmesi, eşitsizliklerin görünmez biçimde yeniden üretilmesine aracılık etmektedir. Bu modeller, geçmiş veriye dayanarak geleceği tahmin ederken, mevcut önyargıları ve dezavantajları da veri setleriyle birlikte geleceğe taşımakta ve pekiştirmektedir. Örneğin suç istatistiklerinin yüksek göründüğü bölgelerde polis varlığının artması yeni kayıtların çoğalmasına neden olmakta ve böylece kendini besleyen kısır döngüler oluşmaktadır. İşe alım algoritmalarında geçmişte avantajlı grupları öne çıkaran kriterler, gelecek fırsatların da bu gruplarda yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Bu mekanizma, kendi kendini doğrulayan bir kehanet üretmekte; avantajın sürekli avantajı, dezavantajın ise kalıcı dezavantajı doğurduğu bir yapı ortaya çıkmaktadır.
Dijitalleşmenin dönüştürdüğü bir diğer alan, başarı, performans ve ödül arasındaki ilişkinin yapısıdır. Geleneksel toplumsal düzenlerde başarı çoğunlukla bireysel çaba, yetenek ve disiplinle ilişkilendirilirdi. Ancak hiper-bağlantılı dünyada bu ilişki radikal biçimde değişmiştir. Ağ teorisi ve başarı oyununa dair yapılan analizler, dijital çağda başarı dinamiklerinin tamamen yeniden şekillendiğini göstermektedir. Başlangıçta küçük avantajlar elde eden bireyler veya kurumlar, tercihli bağlanma mekanizması sayesinde hızla görünürlük kazanmakta ve kaynakların önemli bir kısmını kendilerinde toplamaktadır. Performans çoğu zaman normal bir dağılım gösterse de, başarı ve ödüllerin dağılımı güç yasasına göre gerçekleşmekte; çok az sayıda aktör, getirilerin neredeyse tamamını elde ederken, geniş bir çoğunluk azla yetinmek zorunda kalmaktadır.

25