Kültür ve Turizm Bakanlığımıza bağlı Türkiye Yazma Eserler Kurumu kurulduğu günden itibaren hafızamızla yeniden bağ kurabilmeyi mümkün kılan çok önemli çalışmaları sessiz ve derinden yürütmeye devam ediyor. Başkanlık, 8.yüzyıldan 20.yüzyıla uzanan geniş bir zaman diliminde ve geniş bir coğrafyada Türk-İslam tarihinin fikrî gelişimine tanıklık eden dînî ilimlerden matematik, fizik, astronomi, felsefe, tıp, edebiyat, tarih ve siyaset gibi her alandaki kaynak eserleri erişilebilir kılmaya istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Kurumun web sitesinde,465 bin yazma ve nadir matbu eserin dijitaline, 640 bin eserin ise künyesine erişilebilmektedir.
Kurum sadece eski eserleri günümüze kazandırmıyor, ayrıca önemli etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Bu kapsamda hafta sonu İstanbul'da Kurum Başkanı Sayın Coşkun Yılmaz ile vefatının 200. senesi vesilesiyle düzenlenen Hattat Mustafa Râkım Efendi (1758–1826) Yazı Kalıpları Sergisi'ni gezdik. Bilindiği gibi Ünyeli Hattat Mustafa Râkım Efendi, Osmanlı hat sanatında bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Mustafa Râkım Efendi yazıyı yeniden yorumlayıp yeni bir çığır açarak Osmanlı hat tarihinde yenileyici bir figür olarak öne çıkar.
Ünye'de doğan Râkım Efendi küçük yaşta hem geleneksel ilimlere hem de hat sanatına yönelir. Asıl hocası, kendisi de önemli bir hattat olan ağabeyi İsmail Zühdî Efendi'dir. Yaptığı bir resim, Reîsülküttâb Ebûbekir Râtib Efendi vasıtasıyla III. Selim'e takdim edilir. Resmi beğenen padişah kendi resmini yapmasını ister. Râkım Efendinin yaptığı resmi beğenen III. Selim, Râkım Efendi'yi müderrislik pâyesiyle ödüllendirir. Böylece saray çevresine giren ve destek gören Râkım Efendi II. Mahmud padişah olunca onun yazı hocası olur. Ayrıca kendisine sikke-i hümâyun ve tuğra tanzimi görevi verilir. 1809'da molla pâyesiyle İzmir, 1814'te Edirne ve Mekke, 1818'de İstanbul kadılığına ve nihayetinde 1823'te Anadolu kazaskerliğine yükseltilir.
Râkım Efendiyi farklı kılan, içinde yer aldığı geleneği sadece sürdürmekle yetinmemesi, onu yeniden yorumlamasıdır. Örneğin, Râkım Efendi'yi öne çıkaran en belirgin unsur, özellikle celî sülüs ve tuğrada ortaya koyduğu yeni üslubdur. Râkım Efendi harflerin kalınlık-incelik ilişkisini, boşluk-doluluk dengesini ve harfler arası mesafeyi yeniden ölçeklendirerek yazının mimarisini yeniden şekillendirmiştir. Harflerin sadece tek tek güzel olması değil, kompozisyon içinde birbirleriyle kurdukları ilişki de onun yaklaşımında merkezi hale gelir. Ayna simetrisi de dâhil geometrinin tüm imkânlarını kullanır. Bu yönüyle yazıyı adeta çevresiyle ilişkili ve uyumlu bir mimari yapıya dönüştürür.
En çarpıcı katkılarından birisi tuğra üzerine yaptığı yeniliktir. Osmanlı padişah tuğrası, Râkım Efendiden önce daha durağan ve hareketsiz bir görünüme sahipken, onun elinde hem okunabilirliği hem de estetik karekteriyle çok güçlü ve hareketli bir forma kavuşmuştur. Tuğrada beyze, tuğ, zülfe ve sere gibi unsurlar arasındaki oranları netleştirirerek, klasikleşen 'Râkım Tuğrası' tavrını ortaya çıkarmıştır. Bugün Osmanlı tuğrası denildiğinde zihinde oluşan form onun geliştirdiği anlayışı temsil etmektedir.
Mustafa Rakım Efendi sergisinde de görüldüğü üzere celi yazılar için iğneleme tekniği kullanılarak kalıp hazırlanır. Mantığı oldukça sade ama son derece işlevseldir. Hattat önce yazının en doğru formunu küçük ya da orta ölçekte hazırlar. Bu taslaklarla mükemmel oranı yakalamaya çalışır. Daha sonra bu yazının ana hatları boyunca iğnelerle delikler açılır. Bu delikli kalıp, aktarılmak istenen yüzeye yerleştirilir ve üzerinden kömür tozu ya da benzeri bir malzeme geçirilir. Böylece altta kalan yüzeyde noktalardan oluşan bir iz çıkar. Hattat da bu izleri takip ederek yazıyı yazar. Bu teknik özellikle celî sülüs gibi büyük ebatlı yazılarda esastır.
Râkım Efendi'nin etkisi, kendisinden sonraki hattatlar üzerinde çok güçlü ve doğrudan olmuştur. Onun açtığı yol özellikle Sami Efendi gibi büyük isimlerle devam eden bir hat silsilesine dönüşmüştür. Bu hattatlar, Râkım Efendinin kurduğu sistemi temel almışlardır. Onun katkılarını görebileceğiniz yerlerin başında Topkapı Sarayı gelmektedir. Topkapı sarayının üç ana kapısının üstündeki tuğralar Râkım Efendinin eserleridir. Topkapı Sarayı'nda korunan sülüs, nesih, celî sülüs kıta, levha ve yazdığı tuğraları bulunmaktadır. Özellikle II. Mahmud'a ait tuğralar, onun tuğra estetiğini nasıl yeniden kurduğunu görmek açısından çok önemlidir. Yukarda da değindiğimiz gibi Osmanlı tuğrasının bugün zihnimizde oluşan dengeli ve zarif formu büyük ölçüde burada gördüğünüz örnekler üzerinden şekillenmiştir.

5