Öyle Geçer Ki Zaman: Teoman Duralı Kitabı

Öyle Geçer Ki Zaman, Teoman Duralı'nın çocukluğundan başlayıp son dönemlerine kadar hayatından kesitlere tanık olduğumuz, o kesitler üzerinden döneme dair çarpıcı açıklamalarını okuduğumuz bir Teoman Duralı kitabı (Söyleşi Ali Değermenci, Yayına Hazırlayan Ayşe Yılmaz, Timaş Yayınları, 2025). Kitapta Teoman Duralı, ailesi, ailesinin arkadaşları üzerinden döneme dair de canlı bir tarih hikâyesine ve detaylarına tanıklık ediyoruz. Teoman Duralı'nın bu kitaptaki hayat kesitlerine baktığımızda en dikkat çeken şey, onun hayatın tam içerisinde yer alması ve tam bir sohbet adamı olması. Kendi ifadesiyle, '…sohbetse toplum hayatının baştacıydı'(sh.39).

Cumhuriyetin önemli bir bürokratı olan babasının çevresiyle diyaloğu onun dönemini daha iyi anlamasını mümkün kılmıştır. Babası yurtdışına ilk gönderilenler arasında yer alıp Almanya'ya mühendislik eğitimine gider (sh.21). Dönüşünden itibaren de çok önemli görevler ifa eder. Zonguldak'ta başlayan hayat yolculuğu, sonra Ankara'da ve en sonunda İstanbul'da devam eder. Erken yaşlarda çalışmaya başlaması onu hayatın daha çok içine çeker. Hiçbir zaman başarılı/iyi bir öğrenci olmamıştır. Zorlu bir eğitim dönemi olmuştur (sh.240): 'Ortaöğretimde dört yıl kaybım vardı. Mezun olduktan iki yıl sonra üniversitedeydim. Bir yıl da öyle gitti, ettimi beş. Üniversiteye girdikten sonra, birden ikiye geçerken bir ara daha verdim, altı. Toplam altı yıllık kayıp…'

Teoman Duralı'nın ilgisini çeken iki şey vardır: yeni diller öğrenmek ve kendini hayatın akışına bırakmak. Çok sayıda dil bilen ve neredeyse tüm dünya dilleri ile aşinalığı olan Teoman Duralı, merakının peşinde hayat kendisini nereye savurursa direnmeden o yolda ilerlemiştir. Denizlere ve kaptan olmaya merakı okulunu sekteye uğratsa da sonuna kadar bu merakını gidermek için ülkeler aşan Teoman Duralı, gittiği yerlerde para sıkıntısı nedeniyle yüksünmeden her işte çalışırken kendisini çevresine kapatmamış sürekli sohbetlerin merkezinde olmuştur. Bir başka deyişle, tüm hayatı boyunca kitaptan hayata değil, hayattan kitaba yolculuk etmiştir. Örneğin, Elazığ'a ders vermek üzere görevlendirildiğinde kendisini üniversite-ev arasına sıkıştırmamış, tüm bölgeyi risk alarak detaylı bir şekilde gezmiş, sohbet etmiş, dostluklar kurmuştur.

Evlerinde bitmeyen akşam sohbetlerinin odağı siyaset olduğu için döneminin siyasi akışının tüm dinamiklerini farklı ağızlardan dinleme imkânı bulur. Kendisinin de ifade ettiği gibi iyi bir dinleyicidir. Cumhuriyet dönemi yaşanan gelişmelere, savrulmalara, tıkanmalara ve çıkış arayışlarına babasının konumu ve özellikle dayısının siyasi kimliği nedeniyle odaktan tanıklık etmektedir. Dahası, Osmanlı'nın son artıkları olan büyükler, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet dönemine geçişin insanları oldukları için bu tanıklık oldukça katmanlı bir tanıklıktır. Dayısı İstanbul'da yaşar ve Vatan gazetesinde yazar (sh.40). Özellikle, babasının milletvekilliği ile Ankara'ya taşınmaları ile bu tanıklık oldukça çeşitlenmiştir. Büyük dayısı ve abisinin oldukça farklı çevreleri sayesinde çok geniş bir çevrede yaşamaktadır. Örneğin, Hiram Abas abisinin çok yakın arkadaşıdır (sh.160). Dönemin bürokratları, siyasileri, yazarları, akademisyenlerinin dolaştığı merkezde yer alır. Örneğin, Kemal Tahir, Aziz Nesin, Mümtaz Soysal, Ara Güler ve Coşkun Aral bu çevredeki sadece birkaç örnektir (sh.36). Teoman Duralı'nın filozoflarla ilgili çok güzel bir tanımı var (sh.107): '…filosof havada uçan tozları toplar ve ondan somut bir parça çıkarır'. İşte, Teoman Duralı da yaşadığı bu geniş çevrede uçuşan tozları toplamış ve dönemine tanıklığını kitap boyunca çok somut bir şekilde ifade etmiştir.

1940'lı yıllarda Türkiye'nin görünümü ikiye bölünmüş haldedir: memurlar ve rençberler (sh.67). memurlar oldukça konforlu hayatlar sürerken büyük kesimi oluşturan rençberler yokluk içerinde ayakta durmaya çalışır. Birbirine öylesine yabancı iki farklı dünyadır ki halk yoksullukla mücadele ederken memurlar, '…Mesela Zonguldakta Fener mahallesinde, Kozluda, Üzülmezde ayrı bir dünya yaşıyorlardı. Orkestra vardı, dans ediliyordu. Tangolar, fokstrotlar…Böylece, son derece eğlenceli bir hayat sürülürdü.'(sh.67). Dahası, iki farklı dünya varlığını sürdürürken geçmiş, özellikle Osmanlı sürekli kötülenmekte, yaşananların faturası Osmanlı'ya ve özellikle Abdülhamid'e kesilmektedir (sh.83): 'Bizde özel derslerde, oturumlarda değilse de okullarda, bütün çocukluğum boyunca Osmanlının aleyhinde atılıp tutuluyordu; yayımlar da öyleydi. Tarih, yurttaşlık dersleri mesela. Sürekli pislik atılıyordu. Duraklama devri, yani Onyedinci yüzyıldan sonrası tu kaka. Hele hele son dönemler. Orada nasıl Hitler aleyhdarlığı yürütülüyorsa, burada da Abdülhamid aleyhdarlığı. Abdülhamid'i hep şeytan, kızılsultan şeklinde öğrendik; öyle tanıtılıyordu. Lisedeydim herhalde, ilk defa Necip Fazıl'ın bir konuşmasında Abdülhamit'le ilgili öğücü sözler dinlediğimde beynimden vurulmuşa döndüm.' Farklı siyasi akımlar da tarih konusunda hem fikirdir (sh.84): '…İkisinin de birleştiği nokta Türklüğe düşmanlık. Tarihe, geçmişe…Geçmişimiz nerede başlıyor 1920de. Onun öncesi yok.'

Teoman Duralı'nın Abdülhamid'e vurgusu kitap boyunca tekrarlanmaktadır (sh.111): 'Tarihimizin en büyük adamlarından biri, hatta adamı II. Abdülhamit Han, nereden geldiğini bir türlü çözemediğim olağanüstü bir devlet bilincine sahip…' Bir başka yerde '…Abdülhamit Han, olumlu yönleriyle bugünkü Türkiye'nin bânisidir.' der (sh.135). Abdülhamid döneminde ortaya çıkan Türklük bilinci ve dil bilincine özel vurguda bulunur (sh.106): '…İstiklal harbının kahramanları hep Abdülhamid ürünü adamlardır. İyi, kötü Abdülhamit zamanında ortaya çıkmaya başlayan bir Türklük bilinci de var. Abdülhamit, çok ilginç bir sentez kurmaya çalışıyor: Türklük bilinci ile İslam medeniyetini kavuşturma fikri. Bunda çok önemli bir adım da atıyor. Türkçeyi, Osmanlı devletinin resmi bildirişme aracı haline getiriyor. Bütün Osmanlı coğrafyasında Türkce hâkim kılınıyor…' Çünkü, 'dil toplumun manevi, kültür hazinesidir. Dili ortadan kaldırmak, toplumu öldürmek demektir.'(sh.202)

Teoman Duralı'ya göre, Mustafa Kemal döneminde yukarda da işaret ettiğimiz az sayıda memurlar ve büyük kitleler (rençberler) şeklinde bir ikili durum söz konusu ve büyük kitleler iktidardan uzak ve uygulamaları benimsemezken Abdülhamid döneminde de bu ikili durum olsa da önemli bir farklılık vardır. Burada halk Abdülhamid'in yanındayken aydın ve memurlar karşıdır (sh.135): '…Devletin üst kademesindeki adam ve halk bir oluyor; aydın, memur takımı öte tarafa geçiyor. Çok ilgi çekici bir manzara ortaya çıkıyor. O aydın, memur takımı öylesine güçleniyor ki! Güçlenmesinde Abdülhamid'in de payı var. Okullar açıp gençleri yetiştirmesine rağmen, istediği yöne çekemiyor. Sonuçta halk ile Abdülhamit yeniliyor; Avrupalılaşan ve yeniliği, çağdaşlığı savunanlar galip geliyor.' Okumuş yazmış kesim ve memurlar Halk Partilidir (sh.152). Bu durum süreklilik arz eder. Demokrat Parti ve Menderes'e karşı oldukları gibi Erdoğan'a da karşıdırlar (sh.154). Galiba, bu topraklar Tanzimat'tan itibaren bu bölünmüş yapıdan hiç kurtulamadı.

Dahası, uzun dönem Türk siyasetini etkileyen Almanya'nın mevzi kaybetmesiyle milliyetçiler kaybeder ve Batıcılar kazanır (sh.145): 'Almanlara yakın veya eğilimli olan milliyetçiler ile Batıcılar ve komünistler arasında kıyasıya bir mücadele vardı. Mustafa Kemal zamanında başlayan denge siyaseti, İsmet Paşada milliyetçilere ağırlık verme yönünde ilerlemiştir. Almanların savaşı kazanma ihtimali çok yüksek görülüyordu. Savaşın başladığı 1939 ile Almanların Stalingradda uğradığı feci mağlubiyetten sonra bizde dengeler tamamıyla değişmiş, milliyetçiler tuşa gelmiş, Batıcılar alabildiğine yükselmeye başlamıştır.'

Bizde devleti kuran halk olmadığı ve milleti, diliyle, diniyle devlet oluşturduğu için (sh.183), aydınlar ve memurlar bu güçlü devlet otoritesinin merkezinde yer almışlardır. Dolayısıyla, dil ve kültür yine tepeden değiştirilerek tarihle bağ kopartılarak halk hafızasız bırakılmıştır (sh.184): '…Unuttukları, İslamı terkettiğinizde Türklükten çıkıyorsunuz; böyle de olmuştur. Sol, Cumhuriyet Türkiyesi Türklükten çıkmıştır. Bunu anlatamadık bir türlü. Müslümanmı kalalım İstersen kalma. Kalmazsanız Türklükten de oluyorsunuz…Ortaçağ Avrupası, İslam ortaya çıktıktan sonra Müslüman demiyor, Türk diyor. Luther'i okuyun, göreceksiniz. Hep Türklerden bahseder.' Bu bağlamda kitabın ilerleyen sayfalarında daha net bir vurguda bulunur (sh.378): '…Ne hazin bir yanılgı. Müslümanlığa ağırlık verdiğinizde Türklüğünüzü ihmal ediyor, Türklüğü sıklet merkezi kıldığınızda da Müslümanlıktan vazgeçiyorsunuz. Halbuki ikisi birbirini bütünlemek zorundadır…'