Osmanlı İmparatorluğu'nun modernleşme tarihi çoğunlukla merkezî devletin güçlenmesi, askerî ve idarî kurumların yeniden yapılandırılması ve geleneksel güç odaklarının değişime karşı gösterdiği direnç üzerinden anlatılır. Bu anlatıda reformları gerçekleştirmeye çalışan devlet ile mevcut düzeni korumak isteyen toplumsal ve kurumsal aktörlerin, özellikle ulemanın modernleşme karşısındaki tutumu, çoğu zaman bu karşıtlığın en önemli örneklerinden biri olarak değerlendirilir. Ancak tarihsel dönüşümler gerçekten bu kadar açık biçimde birbirinden ayrılabilen taraflar arasındaki mücadelelerle mi gerçekleşmektedir Yoksa farklı ekonomik kaynaklara, kurumsal yetkilere ve toplumsal bağlantılara sahip elit gruplarının kendi aralarındaki mücadeleleri, değişimin yönünü ve sonuçlarını daha güçlü biçimde mi belirlemektedir
Selim Argun'un 2026 yılında İbn Haldun Üniversitesi Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan Elit Yapılanmalar ve Güç Ağları: Ulemâ, Vakıf ve Osmanlı Devleti (1789–1839) başlıklı kitabı, Osmanlı modernleşmesinin bu önemli 50 yıllık dönemini farklı bir kuramsal çerçeve içerisinde yeniden değerlendirmektedir. McGill Üniversitesi'nde 2013 yılında tamamlanan doktora çalışmasına dayanan eser, III. Selim'in reform girişimlerinden II. Mahmud döneminin merkezîleşme politikalarına uzanan elli yıllık süreçte devlet, ulema ve vakıflar arasındaki ilişkileri incelemektedir. Ancak kitabın asıl önemi, bu tarihsel dönemde yaşanan gelişmelerin arkasındaki güç ilişkilerini farklı bir açıklama modeliyle ele almasından kaynaklanmaktadır.
Argun'un yaklaşımının merkezinde sosyolog Richard Lachmann'ın elit çatışmaları ve tarihsel olumsallık üzerine geliştirdiği kuramsal çerçeve bulunmaktadır (sh.265-271). Bu yaklaşım, devletlerin ve toplumsal kurumların dönüşümünü yalnızca yöneticilerin iradeleri, reform programlarının niteliği veya toplumsal kesimlerin değişime karşı tutumları üzerinden açıklamayı yeterli görmez. Bunun yerine, farklı elit gruplarının ekonomik kaynaklar, kurumsal yetkiler ve siyasal nüfuz üzerindeki mücadelelerinin tarihsel sonuçları nasıl şekillendirdiğine odaklanır. Argun, Osmanlı modernleşmesine Lachmann'ın kuramsal çerçevesini uyguladığında modernleşme, önceden belirlenmiş bir hedefe doğru ilerleyen doğrusal bir süreç olmaktan çıkmakta ve farklı güç odaklarının karşılaşmaları, ittifakları ve çatışmaları içerisinde şekillenen karmaşık bir dönüşüm ve bu dönüşümün yol açtığı bir yörünge olarak ele alınmaktadır.
Kitabın en dikkat çekici iddialarından biri, Osmanlı modernleşmesinin önündeki engellerin anlaşılmasında dikey çatışmalardan ziyade yatay elit mücadelelerine odaklanılması gerektiğidir (sh.308). Geleneksel açıklamalarda reformcu devlet ile reformlara direnen ulema arasında dikey bir karşıtlık öne çıkarılırken Argun, farklı elit grupları arasındaki yatay mücadelelerin reform girişimlerinin başarı veya başarısızlığında belirleyici olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşım, ulemanın tek ve homojen bir toplumsal grup olarak değerlendirilmesini de sorunlu hâle getirmektedir. Çünkü ulema içerisinde farklı kurumsal konumlara, ekonomik imkânlara ve siyasal bağlantılara sahip aktörler bulunmaktadır. Dolayısıyla reformlara yönelik tutumların yalnızca dinî veya düşünsel gerekçelerle açıklanması, bu aktörlerin içerisinde yer aldıkları güç ilişkilerinin gözden kaçırılmasına neden olabilmektedir.
Dolayısıyla Argun'un tezi, Osmanlı modernleşmesine ilişkin önemli bir yorum değişikliğine kapı aralamaktadır. Reformların karşılaştığı direnç, tek-boyutlu bir biçimde sadece değişim ile gelenek arasındaki bir mücadele değildir. Aynı zamanda mevcut güç dağılımının değişmesinden etkilenen elit gruplarının kendi konumlarını koruma veya güçlendirme çabaları da dikkate alınmaktadır. Böyle bakıldığında modernleşme, sadece yeni kurumların kurulması veya eski kurumların tasfiye edilmesi meselesi değildir. Esasen siyasal otoritenin, ekonomik kaynakların ve kurumsal yetkilerin yeniden dağıtıldığı bir güç mücadelesidir. Bu yorum, reformlara verilen desteğin veya gösterilen direncin her durumda belirli bir ideolojik tutumun doğrudan sonucu olmayabileceğini de düşündürmektedir.
Argun'un çalışmasında vakıfların özel bir yere sahip olması da bu bakımdan oldukça anlamlıdır. Osmanlı toplumunda vakıflar eğitimden sağlığa, dinî hizmetlerden sosyal yardımlaşmaya kadar geniş bir kamusal alanda faaliyet gösteriyor; önemli ekonomik kaynakları yönetiyor ve farklı toplumsal kesimler arasında kalıcı ilişkiler kurulmasını sağlıyorlardı. Dolayısıyla vakıflar, bir taraftan toplumsal ihtiyaçların karşılanmasında önemli roller üstlenirken diğer taraftan belirli elit gruplarının ekonomik ve kurumsal güçlerini sürdürmelerine imkân sağlayan yapılar olarak da işlev görebiliyordu. Argun'un kitabında özellikle vakıfların bu çok boyutlu niteliği dikkate alınmadan devlet ile ulema arasındaki ilişkilerin yeterince anlaşılamayacağına yönelik vurgular oldukça dikkat çekicidir (sh.30): "...Osmanlı özelinde ise bu kurumlar, bir elit grubun ortaya çıkması için herkes tarafından gerekli kabul edilen iki şartın –bağımsız örgütsel bir yapı ve sağlam servet edinme ve/veya biriktirme yöntemi- oluşmasını sağlayarak ulema için sarsılmaz bir kalkan işlevi görmüştür. Başka bir deyişle, vakıf kurumu ulemanın aristokratik ve elitist bir örgüt haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır..."
Dolayısıyla, kitabı okurken en fazla şaşırtan hususlardan birisi, vakıfların Osmanlı toplumunda üstlendikleri işlevlerin bildiğimiz hayırseverlik faaliyetlerinin çok ötesine, güç ilişkilerine uzanmasıdır. Vakıflar genellikle eğitim, sağlık, dinî hizmetler ve toplumsal dayanışma gibi alanlarda faaliyet gösteren kurumlarken ve elbette bu işlevleri son derece önemli iken, Argun'un çalışması, vakıfların aynı zamanda servetin korunması, ekonomik gücün nesiller arasında aktarılması ve elitler arasında kalıcı nüfuz ağlarının oluşturulması bakımından da çok önemli araçlar olduğunu göstermektedir. Bu noktada vakıfların ekonomik gücün korunmasında üstlendikleri rol özellikle dikkat çekicidir. Osmanlı'da yüksek devlet görevlerinde bulunan kişilerin servetleri, belirli şartlarda müsadere riskiyle karşı karşıya kalabiliyordu. Siyasî konumun kaybedilmesi yalnızca makamın değil, biriktirilen servetin de kaybedilmesi anlamına gelebiliyordu. Vakıf kurmak ise bazı durumlarda mal varlığını bu belirsizliklere karşı korumanın yollarından birine dönüşebiliyordu. Vakfedilen malların kendine özgü hukuki statüsü, kurucunun kişisel mal varlığı ile vakıf bünyesine alınan varlıklar arasında bir ayrım oluşturuyordu. Elbette bu durum mutlak bir koruma sağlamıyordu. Merkezî otoritenin müdahaleleri, vakıfların hukuki niteliği ve vakfiyelerdeki şartlar bu korumanın sınırlarını belirliyordu. Bununla birlikte vakıfların Osmanlı'da, özellikle siyasî ve ekonomik belirsizliklerin yüksek olduğu dönemlerde, serveti korumaya yönelik kurumsal stratejilerin önemli bir parçası hâline geldiği görülmektedir.
En az bunun kadar ilginç olan ikinci husus, vakıfların miras yoluyla servetin parçalanmasını sınırlandırmak amacıyla kullanılabilmesidir. Özellikle aile vakıfları veya zürrî vakıflar, belirli varlıkların vakıf bünyesinde bütünlüğünü korurken gelirlerinden aile üyelerinin yararlanmasına da imkân sağlayabiliyordu. Böylece servetin kendisi parçalanmadan ekonomik getirilerinin sonraki nesillere aktarılması mümkün olabiliyordu. Bu uygulamaların miras hukukuyla ilişkisi tarih boyunca hukuki tartışmalara konu olmuş olsa da ortaya çıkan mekanizma oldukça dikkat çekicidir. Bir kişinin hayatı boyunca biriktirdiği ekonomik kaynaklar, ölümünden sonra da ailenin toplumsal ve ekonomik konumunu desteklemeye devam edebiliyordu.
Burada önemli bir ayrıntı bulunmaktadır. Vakıf yoluyla korunan şey yalnızca mal varlığı değildir. Aynı zamanda o mal varlığının sağladığı toplumsal konumun sürekliliği de güvence altına alınmaya çalışılıyordu. Çünkü servetin nesiller arasında parçalanması, ailenin toplumsal nüfuzunun, siyasî bağlantılarının ve farklı kurumlar üzerindeki etkisinin de zaman içerisinde zayıflamasına yol açabildiği için aile vakıfları, belirli şartlarda ekonomik sermayenin yanında toplumsal statünün de nesiller arasında yeniden üretilmesini sağlayan kurumsal araçlara dönüşebiliyordu.
Dolayısıyla, kitabın belki de en önemli katkılarının başında, vakıfların elitler arasında güç ağları oluşturma işlevine dikkat çekmesi gelmektedir (sh.306). Vakıfların yönetimi, mütevellilik görevleri, gelirlerin dağıtımı, vakıf bünyesindeki istihdam imkânları ve bu kurumlarla ilişkili farklı görevler, aileler, ulema mensupları, bürokratlar ve yerel seçkinler arasında kalıcı ilişkilerin kurulmasına zemin hazırlamaktaydı. Bir vakfın yönetiminde söz sahibi olmak, yalnızca ekonomik kaynakları denetlemek anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda belirli kişileri görevlendirme, onları ekonomik olarak destekleme, farklı ailelerle karşılıklı bağımlılık ilişkileri kurma ve toplumsal nüfuzu genişletme imkânı da sağlayabiliyordu. Böylece ekonomik kaynaklar vakıflar aracılığıyla kurumsal süreklilik kazanırken bu kurumsal süreklilik toplumsal ilişkilere, toplumsal ilişkiler de kalıcı güç ağlarına dönüşebiliyordu. Üstelik bütün bunlar toplumsal yarar üreten ve dinî-ahlaki meşruiyeti bulunan kurumlar üzerinden gerçekleşiyordu. Dolayısıyla vakıflar yalnızca servetin korunduğu yapılar değil, servetin toplumsal ve siyasî nüfuza dönüştürülebildiği kurumsal alanlardı.
Bu mekanizmayı Pierre Bourdieu'nün ekonomik, sosyal ve sembolik sermaye kavramlarıyla birlikte düşünmek de mümkündür. Vakıf kurucusunun ekonomik kaynakları, vakıf aracılığıyla sosyal ilişkilere ve toplumsal itibara dönüşürken bu ilişkiler ve itibar da ailenin ekonomik ve siyasî konumunun yeniden üretilmesine katkı sağlayabilmektedir. Böylece ekonomik sermaye, sosyal ve sembolik sermayeye; sosyal ve sembolik sermaye de yeniden ekonomik ve siyasî avantajlara dönüşebilmektedir. Bu açıdan Argun'un kitabı, vakıfların söz konusu dönemlerde nasıl farklı sermaye türlerinin birbirine dönüştürülebildiği ve nesiller arasında aktarılabildiği kurumsal mekanizmalar olarak işlev görebildiğine dikkat çekmesi açısından son derece önemlidir.
Argun'un kitabında açık bir nedensellik ilişkisi görülmese de vakıfların sosyoekonomik sermayede böylesi bir süreklilik sağlamasının ilmiye görevlerinin de nesiller arası aktarımını kolaylaştırdığı görülmektedir (sh.97): "Birbirini izleyen ilmiye görevlerinin babadan oğullara ve torunlara geçmesi II. Murad döneminde neredeyse bir norm haline gelmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nda farklı meslek gruplarındaki köklü ilmiye ailelerinin hanedanlaşmasına sebep olmuştur..." Örneğin, 'İstanbul'da yaşayan ve evlilikler yoluyla ilmiye ağı içinde aristokrat bir sınıf meydana getiren yaklaşık yirmi yerli aile' (sh.97) vardır ve nesiller boyu ücretleri iyi bürokratik konumlar bu aileler etrafında dönmektedir. Argun, bu ailelere örnek olarak altı nesil boyunca kadılar, kazaskerler ve sadrazamlar yetiştirmiş olan Taşköprülüzade ailesini göstermektedir (sh.98). Bu durum aslında Osmanlı öncesi ulemanın yönetimler ile ilişkileri açısından da önemli bir farklılığa işaret etmektedir (sh.306). Ulema yönetimin dışında değil, tam tersine bürokrasinin her yerinde olup onun ayrılmaz bir parçasıdır (sh.29, 61, 118). Farklılık sadece Osmanlı'da ulemanın yönetimle ilişkisinde ortaya çıkmamış, ayrıca vakıfların çeşitliliğinde de benzer farklılıklar görülmektedir. Örneğin, Osmanlı'dan önce para vakıflarının bir emsali olmamasına rağmen Osmanlı'da oldukça yaygındır (sh.145)

25