'Çöküş: 1975' belgeseli 1970'lerin ortasında Amerika'da yaşanan derin krizi ve bu krizin siyaset ve film endüstrisindeki etkilerini anlatan oldukça ilginç bir belgesel. Tüm dünyada krizlerin ve türbülansların yaşandığı bir dönemde yayınlanmış olması günümüzle paralellikler taşıması bağlamında belgeseli daha da ilginç kılıyor ve karşılaştırma yapabilme imkânı sağlıyor. 1975 civarında yaşanan çöküş klasik anlamda bir finansal krizden ziyade sistemik bir sarsıntı olduğu için belgesel tek bir olaya değil, birbirini besleyen birçok kırılmaya odaklanıyor.
1970'lerin ortasına, özellikle 1975'e odaklanan belgeseller yalnızca bir ekonomik krizi değil, modern dünyanın yön değiştirdiği kritik bir geçiş dönemini anlatmaktadır. Bu dönem, klasik anlamda bir durgunluktan çok daha fazlasıdır; ekonomik yapılar, siyasi yapılar ve kurumlar ve nihayetinde toplumsal beklentiler aynı anda sarsılır. Vietnam travması, Watergate skandalı, petrol kriziyle tetiklenen arz şokları, yüksek enflasyon ve işsizliğin birlikte görülmesi, Bretton Woods düzeninin çözülmesi gibi gelişmeler, sadece ekonomik dengeleri değil, insanların geleceğe dair inançlarını da sarsar. Böylece ilk kez geniş kitleler neyin bozulduğunu tam olarak tarif edemese de bir şeylerin geri dönülmez biçimde değiştiğini hissetmeye başlar.
Dolayısıyla belgesel bu süreci sadece ekonomik verilerle değil, toplumsal etkileriyle ve özellikle film endüstrisinin bu sistemik krize cevaplarıyla anlatmaya girişmektedir. Bu sürecin çok boyutlu ve derin olması toplumsal psikolojide ciddi bir tıkanmaya yol açar. Önceki dönemlerde şekillenen 'her nesil bir öncekinden daha iyi yaşayacak' beklentisi/(Amerikan) rüyası yerini belirsizliğe bırakır. İşini kaybedenler, şehirlerde artan suç oranları, çözülen mahalle yapıları ve zayıflayan kurumlar, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda varoluşsal bir güvensizlik üretir. İnsanlar artık sistemin kendileri için çalışıp çalışmadığını sorgulamaya başlar. Bu sorgulama, yalnızca siyasal alanda değil, kültürel üretimin en görünür alanlarından biri olan sinemada da güçlü bir karşılık bulur.
Bu psikolojik kırılma doğrudan sinemaya yansır. 1970'lerde ortaya çıkan ve genellikle 'New Hollywood' olarak anılan dönem, klasik Hollywood'un parlak, kahraman merkezli anlatısını terk eder ve yerine daha karanlık, daha belirsiz ve çoğu zaman ahlaki olarak gri karakterlerin olduğu bir anlatı gelir. Özellikle New York gibi metropoller, suç, yoksulluk ve çöküş imgeleriyle sinemada daha görünür hâle gelir. Kamera artık steril stüdyolardan çıkıp sokaklara iner ve gerçeklik daha sert, daha ham bir biçimde gösterilir. Örneğin Taxi Driver'da bireyin yalnızlaşması ve sistemle kurduğu kopuk ilişki, The Godfather'da meşruiyet ile güç arasındaki bulanık sınırlar, Apocalypse Now'da ise savaşın ve modern aklın çöküşü anlatılır. Taxi Driver, The Godfather ve Apocalypse Now gibi yapımlar, yalnızlaşmış bireyleri, meşruiyeti tartışmalı güç ilişkilerini ve sistemin içsel çöküşünü anlatır. Bu filmlerde klasik Hollywood'un net iyi-kötü ayrımları ortadan kalkar; karakterler gri alanlarda hareket eder, hikâyeler kesin çözümler sunmaz. New York gibi şehirler çöküşün ve düzensizliğin görsel sahnesine dönüşür. Bu filmler dönemin ruh hâlini yansıtmaktadır.
Hollywood dönemin ruh halini yansıtan filmlerden sonra kendisini ikinci evreye taşır. Bu evrede geniş kitlelere farklı bir duygusal cevap sunan filmler üretilmeye başlanır. Jaws ve Rocky bu hattın en güçlü örnekleridir. Steven Spielberg'ün Jaws filmi, modern blockbuster döneminin başlangıcı olarak kabul edilir. Film, kontrol edilemeyen bir tehdidi (doğa, bilinmeyen, korku) somutlaştırırken, aynı zamanda bu tehdidin yönetilebilir olduğu hissini üretir. Kaos vardır ama tamamen başıboş değildir; bir düzen kurulabilir. Rocky ise daha doğrudan bir umut anlatısıdır. Sistemin dışında kalmış, kaybetmeye mahkûm görülen sıradan bir insanın hikâyesi üzerinden, yitirilen güven duygusunu bireysel mücadeleye tebdil eder. Film, 'sistem çökmüş olabilir ama birey hâlâ mücadele edebilir ve kazanabilir' mesajı verir. Bu, geniş kitlelerin kaybettiği umudu bireysel düzeyde yeniden kurma girişimidir. Büyük kitleler kendi kırılganlıklarını bu hikâyeler içinde yeniden anlamlandırmaya çalışır. Bu nedenle bu filmler daha önce görülmemiş gişe rekorları kırar. Dolayısıyla, 1970'lerin kriz ortamında sinema iki farklı ihtiyaca cevap vermektedir Birincisi, gerçekliği olduğu gibi göstererek toplumdaki kırılmayı görünür kılmak (Taxi Driver gibi); ikincisi ise, bu kırılmanın yarattığı psikolojik boşluğu doldurmak (Rocky ve Jaws gibi).
Bugüne dönüp bakıldığında bu anlatının neden yeniden gündeme geldiği daha iyi anlaşılmaktadır. Günümüzde de ekonomik belirsizlik, eşitsizliklerin derinleşmesi, kurumlara duyulan güvenin zayıflaması ve geniş kitlelerde geleceğe dair kaygının artması gibi benzer gündemler söz konusudur. Dahası, bu gündemler sadece Amerika'ya has değildir, tüm dünyada farklı şiddetlerde hissedilmektedir. Dolayısıyla, bugün de benzer bir duygu ikliminin daha büyük ölçekte yeniden oluştuğu söylenebilir. Gelir ve servet eşitsizliğinin giderek derinleşmesi, genç kuşakların önceki nesillere göre daha güvencesiz hissetmesi ve 'çalışırsan karşılığını alırsın' anlatısının zayıflaması, sistemlerin meşruiyetlerini doğrudan etkilemektedir. Diğer taraftan, temsil krizi, siyasal kutuplaşma ve karar alma süreçlerinin kapalı devre işlediği algısı yaygınlaşmaktadır. Özellikle Epstein dosyalarıyla seçkinlere yönelik güven derin bir sarsıntı geçirdi. Bu sarsıntı temsil krizini daha da derinleştiriyor.

6