Nasîrüddin Tûsî'nin Nefsü'l-Emr Teorisine Katkısı

Nefsü'l-emr, İslam düşüncesinde bilginin doğruluğu problemini çözmek üzere insanın doğru kabul ettiği şey ile insanın düşünmesinden bağımsız olarak doğru olan şey arasındaki ilişkiyi açıklama girişimi sonucu geliştirilmiş olup Tûsî bu literatüre en büyük katkıyı sağlayan İslam bilginlerinin başında gelmektedir. Nefsü'l-emr, en genel anlamıyla 'bir şeyin bizim onu nasıl düşündüğümüzden bağımsız olarak gerçekte nasıl olduğu' sorusuyla ilgilidir. Nitekim Tûsî sonrası tartışmalarda genel kabul gören tarif de 'itibar edenin itibarına ve farz edenin farz etmesine bağlı olmaksızın şeyin kendindeliği' şeklinde oluşmuştur. Bu bağlamda Muhammet Yurtkuran'ın "Bilgi ve Gerçeklik: Nasîrüddin Tûsî Açısından Nefsü'l-Emrin Epistemolojik Boyutu" başlıklı makalesinin temel meselesi, nefsü'l-emri ontolojik bir tartışmadan ziyade epistemolojik bir problem, yani "Bir hükmün doğru olduğunu neye dayanarak söylüyoruz" sorusu üzerinden ele almaktır (bilimname 53(1), 227-257, 2025). Bu makalenin en önemli özelliği, Yurtkuran'ın 'Nasîrüddin Tûsî'de Nefsü'l-emr Teorisi' başlıklı doktora tezinden üretilmiş olmasıdır.

Makalenin hareket noktası klasik uygunluk (mutabakat) teorisidir. Yani, bir bilgi veya önerme, gerçekliğe uygun olduğu ölçüde doğrudur. Bir önerme dış dünyadaki bir nesneyle ilgiliyse doğruluğunu dış dünyaya bakarak sınamak mümkündür. "Bu yaprak yeşildir" dediğimizde yaprağa bakarız. Zihindeki hüküm dış dünyadaki gerçekliğe uyuyorsa önerme doğrudur. Burada bir sorun yoktur. Asıl problem, dış dünyada doğrudan karşılığı bulunmayan şeyler hakkında kurduğumuz ve yine de kesinlikle doğru kabul ettiğimiz önermelerde ortaya çıkar. Dolayısıyla, matematik, mantık veya metafizik gibi alanlarda bu kadar kolay davranamayız. "Dört çifttir" dediğimizde dış dünyada gidip "dört"ü gösteremeyiz. Buna rağmen bu önermenin yalnızca bizim öyle düşündüğümüz için değil, bizden bağımsız olarak doğru olduğunu kabul ederiz. Tûsî'nin nefsü'l-emre ihtiyaç duyduğu yer tam burasıdır. İnsan zihni doğruluğun nihai ölçüsü olamaz; çünkü insan zihni hem doğruyu hem yanlışı barındırabilir. Bu nedenle doğru hükmün, onu düşünen zihinden bağımsız bir gerçekliğe mutabık olması gerekir.

Yurtkuran'ın makalesinde Tûsî'nin nefsü'l-emri, "faal akılda bulunan akledilirler" olarak konumlandırdığı gösterilmektedir. Buna göre insan zihnindeki yakînî hükümler, yalnızca bireysel insan zihnine değil, insan zihninden bağımsız ve değişmeyen bir gerçekliğe tekabül ettikleri için doğrudur. Başka bir ifadeyle nefsü'l-emr, özellikle fiziksel dünyaya indirgenemeyen bilgilerin nesnel doğruluğunu mümkün kılan referans alanıdır. Yurtkuran, Tûsî'nin yaklaşımının iki ayağını özellikle ayırmaktadır. Buna göre nefsü'l-emr bir taraftan yakînî önermelerin doğruluk ölçütü iken diğer taraftan haricî ve zihnî hakikatlerin insan zihninin ötesindeki duyusal olmayan bir varlık alanında bulunduğunu ifade eder.

Diğer taraftan, Tûsî'nin "faal akıl" açıklaması sonraki düşünürler tarafından ciddi biçimde eleştirilmiştir. Şemseddin Kîşî ve Şemseddin Semerkandî ile başlayan eleştiriler, daha sonraki şerh ve hâşiye geleneğinde genişletilmiştir. Bunun sonucunda nefsü'l-emrin ne olduğu konusunda farklı teoriler ortaya çıkmıştır. Makalenin aktardığı önemli yaklaşımlardan bir tanesi Kîşî, Taftazânî, Cürcânî, Ali Kuşçu, Taşköprîzâde, Tehânevî ve Gelenbevî gibi isimlerde görülen "şeyin kendindeliği" anlayışıdır. Buna göre nefsü'l-emr, Tûsî'nin düşündüğü gibi zihin ve dış dünyanın yanında üçüncü bir varlık alanı değildir. Bir şeyin "nefsü'l-emrde" öyle olması, bizim onu öyle kabul etmemizden bağımsız olarak "haddi zatında" öyle olması demektir. Örneğin dördün çift sayı olması, bizim dördü çift olarak kabul etmemize bağlı değildir.

Buradan hareketle makale birkaç önemli ayrım yapmaktadır. Birincisi, değişime tabi duyusal tikeller hakkındaki önermelerdir. "Ahmet yeşil gözlüdür" gibi bir önermenin doğruluğunu belirleyen şey nefsü'l-emr değil, dış dünyadır. Ahmet'in gözlerine bakarız. Tûsî açısından bunun önemli bir gerekçesi vardır. Nefsü'l-emr değişmeyen bir gerçeklik alanıdır; oysa duyusal tikeller zaman ve mekâna bağlı olarak değişmektedir. Dolayısıyla değişebilir bir tikel hakkındaki hükmün doğruluk ölçütü değişmeyen nefsü'l-emr olamaz. İkincisi, dış dünyaya ilişkin tümel önermelerdir. "İnsan canlıdır" veya "Kedi canlıdır" gibi önermeler hem dış dünyayla hem de nefsü'l-emrle ilişkilidir. Çünkü bunların fertleri dış dünyada bulunmaktadır; fakat önermenin ifade ettiği tümel hakikat değişmeyen bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla bu önermeler hem dış dünyaya hem de nefsü'l-emre mutabakat yoluyla doğrulanabilir.

Üçüncüsü ve nefsü'l-emr teorisinin esas önem kazandığı alan, zihnî önermelerdir. "Dört çifttir", "cins tümeldir" veya "imkân itibarîdir" gibi önermelerde dış dünyaya giderek doğrudan bir karşılık bulamayız. Bunlar zihnî varlıklarla ve ikinci akledilirlerle ilgilidir. Fakat bunların doğruluğunu bireysel insan zihnine de bağlayamayız. Tûsî açısından bunların nesnel doğruluğunun zemini nefsü'l-emrdir. Makalenin ulaştığı sonuç, öznesi ve yüklemi zihnî olan önermelerin doğruluğunun nefsü'l-emre uygunlukla açıklanabileceğidir. Dördüncü ve daha karmaşık alan, dış dünyada veya zihinde gerçekliği bulunmayan nesnelerdir. Yurtkuran burada hayalî nesnelerle mümteni, yani varlığı imkânsız nesneleri birbirinden ayırmaktadır. Kaf Dağı veya Anka Kuşu gibi kurmaca nesnelerin Tûsî açısından gerçekliği bulunmadığı için bunlara ilişkin hükümler yakînî bilgi tartışmasının dışında kalmaktadır. Buna karşılık "Şerikü'l-Bârî", yani Allah'ın ortağı gibi varlığı imkânsız bir şey hakkında doğru bir hüküm kurabiliriz: "Allah'ın ortağı olamaz." Burada doğruluk, olmayan bir nesnenin nefsü'l-emrde mevcut olmasından değil, onun imkânsızlığının doğru biçimde olumsuzlanmasından kaynaklanmaktadır.