Nasiruddin Tûsî'nin İslam düşünce dünyasında özel bir yeri bulunmaktadır. Özellikle Merâğa Matematik-Astronomi Okulu'nu kurması ve bu okul etrafında oluşturulan ekol oldukça kritik işlev görmüştür. Bu okul sonrasında Semerkand Matematik-Astronomi Okulu'nun kurulmasını da mümkün kılmıştır. Bilindiği gibi bu okulların birikimi doğal yollardan Osmanlı'ya tevarüs etmiştir. Matematik, astronomi, felsefe, tıp, ahlak gibi çok çeşitli alanlarda çalışan ve oldukça geniş alanlarda eserler veren Tûsî'nin Ahlâk-ı Nâsırî kitabı üzerine en fazla şerh yazılan eserler arasında olup sonraki ahlâk çalışmalarını yönlendirmede önemli bir rol oynamıştır (Fecr Yayınları, 2025, Çeviren Murat Demirkol). Ahlâk-ı Nâsırî'nin İslam düşünce tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahip olmasının nedeni yalnızca ahlâk alanında yazılmış kapsamlı bir eser olması değildir. Tûsî, kendisinden önce İbn Miskeveyh, Fârâbî ve İbn Sînâ tarafından geliştirilen ahlâk, siyaset ve insan anlayışını sistematik bir bütünlük içerisinde yeniden yorumlamış ve sonraki yüzyıllarda kaleme alınan pek çok ahlâk eserine yön vermiştir. Özellikle Celâleddîn Devvânî'nin Ahlâk-ı Celâlî'si ve Kınalızâde Ali Efendi'nin Ahlâk-ı Alâî'si gibi klasik eserler üzerinde bıraktığı etki, Ahlâk-ı Nâsırî'nin İslam ahlâk düşüncesinin kurucu metinlerinden biri olarak kabul edilmesine yol açmıştır.
Dönemin valisinin İbn Miskeveyh'in Tezhibü'l-Ahlâk kitabını çevirme talebi söz konusu kitabın kapsamının darlığı nedeniyle Tûsî tarafından yeni bir kitap te'lifine dönüştürülmüş ve 3 bölümlük kapsamlı bir kitap ortaya çıkmıştır. Tezhibü'l-ahlâk (ahlak eğitimi) başlıklı birinci bölümün İbn Miskeveyh, Tedbirü'l-menzil (ev idaresi/yönetimi) başlıklı ikinci bölümün İbn Sînâ ve Siyaset-i müdün (devlet idaresi/yönetimi) başlıklı üçüncü bölümün ise Fârâbî'nin izlerini taşıdığı ifade edilmektedir. Bu üçlü sınıflandırma tesadüfi değildir. Çünkü Tusi'ye göre yetkinliğe erişme arzusundaki insanın dünya ve ahiret hallerini bu bağlamda sevk edecek ve bu yolculuğunun iradi hareketlerinin faydalarından haberdar edecek olan pratik felsefe bu üç kısımdan oluşmaktadır (sh.16). Bir başka deyişle, insan nefsinin taşıdığı cevher nedeniyle yetkinlik yolculuğunun akışının düzenlenmesinde birey merkezde olmasına rağmen bu akış aile ve diğer kamusal alanlar tarafından kuşatılmakta ve etkilenmektedir. Dolayısıyla, ahlâk bu üç alanı da kapsamalıdır.
İnsanlar karşılıklı yardımlaşma olmadan yaşamlarını devam ettiremediği için bir arada yaşamak zorundadır (temeddün). Tûsî'ye göre insanların bir arada yaşadıkları şehir ile ikametgâh değil, şehir halkı arasındaki özel birliktelik kastedilmektedir (sh.152). Bu özel birlikteliği adalet merkezli yönetmeye de siyaset denir (sh.152): '...İşte bu yüzden idarenin, herkesi hak ettiği konuma razı etmesi, hakkını teslim etmesi, her birini başkalarının hakkını ihlal etmekten ve hakları üzerinde tasarrufta bulunmaktan alıkoyması, uygun olduğu işi yapmaya yöneltmesi gerekir. İşte bu yönetime (tedbir) siyaset denir.'
Tûsî'ye göre şehirde her sanat kendi odağında icra edilirken sadece siyaset sanatı diğer sanatların eylemlerini iyi veya kötü olmaları bakımından incelediği için siyaset sanatı bütün sanatların başında gelmekte olup metafiziğin diğer ilimlere nispeti gibidir (sh.154): 'Her sanat erbabı kendi sanatını iyi veya kötü olması bakımından değil, o sanata ilgisi bakımından inceler. Mesela, tabip elin tedavisi ile elde tutulabilecek dengeyi sağlamak için ilgilenir. Elin iyilik yapmak için mi yoksa kötülük yapmak için mi tuttuğu ile ilgilenmez. Siyaset sanatı ile meşgul olan kimse ise bu sanat sahiplerinin fiil ve davranışları ile iyi ve kötü olmaları bakımından ilgilenir...'
Tûsî şehirdeki sınıfları da dörde ayırmakta ve her birini ateş, su, hava ve toprak ile ilişkilendirmektedir (sh.187-188). Âlimler, fakihler, kadılar, arifler, şairler, mühendisler gibi kalem ehli olarak tanımladığı ve din ve dünyanın onlar sayesinde ayakta durduğuna işaret ettiği sınıfı su konumunda değerlendirirken düzeni sağlayan güvenlikle ilişkili sınıfı ateş konumunda tanımlamaktadır. Profesyonel meslekler ve tüccarları, kısacası işgücü piyasası ile ilişkili muamele ehlini hava konumuna taşırken gıda üretimi ve gıda tedarik zinciri ile ilişkili ziraat ehli sınıfını da toprak konumu ile ilişkilendirmektedir. Tûsî'ye göre siyaset bu dört unsuru şehirde dengede tutmalıdır (şehirde adaletin birinci şartı, sh.187). Burada dikkat çekici olan husus, Tûsî'nin toplumsal kesimleri birbirleriyle rekabet eden veya üstünlük mücadelesi veren gruplar olarak değil, aynı organizmanın farklı işlevlerini yerine getiren unsurlar olarak görmesidir. Ateş, su, hava ve toprak nasıl birlikte tabii düzeni oluşturuyorsa, toplumdaki farklı sınıflar da birbirlerinin varlık şartı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle siyasetin görevi herhangi bir sınıfı diğerleri üzerinde hâkim kılmak değil, bütün unsurlar arasında adalet ve dengeyi sağlamaktır.
Tûsî, insanın neden yetkinliğe erişmesi gerektiğini nefis ve beden terkibinin tahliliyle açıklamaktadır. İnsan nefis ve bedenden mürekkep olup yokluğa maruz kalmayan nefis beden terkibinin dağılmasıyla yok olmamaktadır (sh.24). Dahası, her şey kendi cinsinden güç aldığı ve zıddıyla zayıfladığı için nefis, cismani şeylerden uzaklaştıkça kuvvetlenmektedir (sh.22). Nefsin yetkinliğe yönelik yolculuğu aslında cismani şeylerden uzaklaşma yolculuğudur (sh.159): 'İnsana yerleştirilmiş olan cevher tabiat kirlerinden temizlenip çeşitli şehvet ve üstünlüklerin sevgisi ondan kaldırıldığı zaman onda kendi benzerine karşı doğru arzu meydana gelir, basiret nazarı iyilerin kaynağı olan salt iyinin celâlini mütalaa etmekle meşgul olur ve üzerine o Hazretin nurları yansır. O zaman onda hiçbir haz ile karşılaştırılamayacak bir haz meydana gelir ve söz konusu birlik derecesine erişir...'
Bu yolculukta insanın birincisine tek başına sahip olduğu ve diğerlerinde hayvanlarla ortak olduğu üç farklı güce dikkat etmesi gerekmektedir (sh.26): konuşma/düşünme gücü, çekme ile ilişkili şehvet/arzu gücü ve itme ile ilişkili gazap/öfke gücü. İnsan fıtraten orta bir mertebede bulunmasına rağmen söz konusu üç gücü nasıl kullandığına bağlı olarak iradesi ile yüksek mertebeye yükselebildiği gibi tabiatıyla düşük mertebeye de düşebilmektedir (sh.30): '...Eğer maslahat gereği iradesiyle doğru yolda hareket ederse, tedrici olarak ilim, marifet, edep ve erdemlere yönelirse ve kendi tabiatına en iyi şekilde yerleştirilmiş olan şevk onu doğru yolda ve beğenilen yönde mertebeden mertebeye, ufuktan ufka ulaştırırsa sonunda ilahi nur ile aydınlanır ve Yüce Hazret'e yakınlaşmış olan mele-i alaya komşu olur...'
Tûsî'ye göre her şeyin yetkinliği, kendisine özgü fiilin tam olarak çıkmasındadır (sh.57). İnsandan beklenen nefsin bu yetkinliğini sağlamaya yönelik iradi çaba göstermesidir. Bu şekildeki çaba aynı zamanda mutluluk ve erdem yolunda çalışmaya karşılık gelmektedir (sh.38). Dolayısıyla, Tûsî'nin düşüncesinde yetkinlik (kemal), insanın sahip olduğu aklî cevherin potansiyelden fiile doğru ilerlemesi anlamına gelmektedir. İnsan diğer canlılarla bazı ortak özelliklere sahip olmakla birlikte onu farklı kılan şey düşünebilme, hakikati kavrayabilme ve iradi tercihlerde bulunabilme kabiliyetidir. Bu nedenle insanın gerçek mutluluğu dış dünyada elde ettiği imkânlardan değil, nefsinin sahip olduğu imkânları gerçekleştirmesinden kaynaklanır. Ahlâkî eğitim, erdemlerin kazanılması ve toplumsal hayatın düzenlenmesi de nihayetinde bu yetkinleşme sürecine hizmet etmektedir. Kısacası, Tûsî'nin düşüncesinde insanı diğer varlıklardan ayıran özellik aklî nefis olup insanın hakiki mutluluğu da bu aklî cevherin olgunlaşmasıyla mümkündür.
Mutluluk dört erdemi (hikmet, şecaat, iffet ve adalet) kapsamaktadır (sh.43). Konuşma/düşünme gücü itidale doğru hareket ettiğinde hikmet erdemi, şehvet/arzu gücü itidale doğru hareket ettiğinde iffet erdemi ve gazap/öfke gücü itidale doğru hareket ettiğinde ise şecaat erdemi meydana gelir (sh.58-59). Her üç güç itidalde olduğunda yani hikmet, iffet ve şecaat erdemleri oluştuğunda ve bu üç erdem karışıp uyumlu olduğunda ise adalet erdemi meydana gelmektedir (sh.59). Tûsî'ye göre varlık dairesinin tamamlanabilmesi, bozulma ve karışıklığın önlenebilmesi için dengeye ve düzene, bunun için de adalete ihtiyaç vardır (sh.73). Bir başka deyişle, tüm bu erdemlerin nihai gayesi adalet erdemidir. Her üç erdemin kazanılması davranışla ilgili iken adaletin gerçekleşmesi bu üç erdemin gerçekleşmesine bağlıdır. Dolayısıyla, eğer kuvveler dengeden sapmışsa, yani erdem olmaktan uzaklaşmışsa önce onları dengesine döndürmek gerekmektedir (sh.87).

11