Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna romanı, bir aşk hikâyesi olmasının ötesinde okuyucuyu sıradan görünen hayatlarda görünenin ötesinde derinlerde varlık bulan dinamiklere, o dinamiklerin zahire yansımalarına ve med cezirlerine dair oldukça karmaşık bir yolculuğa çıkarıyor (Yapı Kredi Yayınları, 2015). Romanın anlatıcısı, arkadaşı Hamdi sayesinde girdiği işte oda arkadaşı, romanın asıl kahramanı Raif Efendi ile tanışır. Raif Efendi işletmede Almanca çevirmeni olarak çalışmanın ötesinde varlığı ile yokluğu fark edilmeyen, çevresine tepki vermeyen, bu nedenle Almanca bilgisi bile tartışılan bir insandır: '…Hülasa, bütün varlıklarıyla: "Biz Frenkçe biliriz!" diye haykıran insanlara benzer bir tarafı yoktu…'(sh.19). Sıradan bir insandır Raif Efendi, her gün işine gelir, çevirilerini yapar, kitaplar okur ve akşam geldiği sessizlikle uyumlu bir şekilde alışverişini yaparak evine döner. Günler makine ritminde geçer. Anlatıcının başlangıçta tanık olduğu, işyerindeki bu tepki vermeyen ve söyleneni yapan ve hakarete uğrasa da tepki vermeyen makine Raif Efendi'dir.

Sık sık hastalanan Raif Efendi'ye yapması gereken çevirilerin eve gönderilmesi ve geri getirilmesi sürecinde anlatıcının eve gitmeye başlaması ile Raif Efendi'nin yaşadığı ikinci mekâna adım atılır. Burada da Raif Efendi'nin zahirinde bir farklılık yoktur. Raif Efendi, tıpkı işyerinde olduğu gibi evde de mekânın ana dinamikleriyle bağlantısız, sadece tanımlanan göreviyle ile ilgili fonksiyonlarını yerine getiren, yok sayılan, ancak bu tutuma aldırmayan bir şekilde yaşamaktadır. Bu nedenle, '…Kendisiyle gündelik ihtiyaçlardan ve para meselelerinden başka bir şey konuşmazlardı; çok kere bunları da Mihriye Hanım vasıtasıyla halletmeyi tercih ediyorlardı. Sanki cansız bir makine sabahleyin birtakım siparişlerle dışarı bırakılıyor, akşamüzeri kolları dolu bir halde dönüyordu…'(sh.31). Hayatla sadece beklenen bir şekilde, ancak asgari seviyede temas etmektedir. Evde eşi ve kızları hariç kayınbiraderleri de kalmakta, sıkışan mekânda sığıntı gibi yaşamaya tahammül etmektedir. Raif Efendi'ye hissettirdikleri çok acıdır: '…fakat aynı zamanda onun bir hiç, ehemmiyetsiz ve kıymetsiz bir sıfır olduğundan emin bulunuyorlardı…'(sh.31).

Raif Efendi'nin ömrünü geçirdiği bu iki mekândaki, iş ve evdeki hayata karşı kayıtsızlığı, kendisi ile bu iki mekânda da çok az konuşabilmiş olan anlatıcı için giderek çok şey anlatmaya başlar. Bu kayıtsızlıkta sağlam bir irade görür (sh.33): '…Onun sesiz sedasız yaşayışı, tahammül edişi, insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kafi bir irade değil miydi...Bu sıralarda, insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım…'

Eve ziyaretlerinde bu kayıtsız gibi duran adamın akşamları tek başına yürüyüşler yaptığını da öğrenerek Raif Efendi'yi anlamaya biraz daha yaklaşır ve Raif Efendi örneğinden insanları anlamadığımız halde acımasız bir şekilde ve kısa yoldan hükümler vermeye ne kadar yatkın olduğumuzdan yakınır (sh.37): '…Dünya'nın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!..Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz..'

Bu aşamada rahatsızlığı uzun süren Raif Efendi, kendisinden geriye bir şey bırakmamak için işyerindeki çekmecesindekileri getirmesini anlatıcıdan ister. Anlatıcı, değini yapar ve bir defter de dâhil olmak üzere istediklerini eve getirir. 20 Haziran 1933 tarihi ile başlayan yazıları içeren defterin yakılmasını isteyen Raif Efendi'ye karşı defterin kendisinde bir gün kalması için izin ister anlatıcı. Belki Raif Efendi, defterde yazılanları anlayabilecek bir adam olduğunu hissettiği için bu izni anlatıcıya verir. Çünkü çevresine karşı kayıtsızlığının uzun zamandan beri nedeni açıktır (sh.51): '…Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi'. Dolayısıyla, defteri anlayacak birisini bulabilme hissiyle bu imkânı anlatıcıya vermiştir. Oteline dönen anlatıcı zahirde gördüğünün batınına erişebileceği aşkıyla defterdeki notları okumaya başlar.

I.Dünya savaşının sonrasında Havran'da yaşananlara, belirsizliklere ve karmaşaya dair notlarla başlamaktadır defter. Raif Efendi'nin babası varlıklı bir işadamıdır. Raif Efendi'yi İstanbul'da Sanayii Nefise Mektebi'ne gönderir. Raif Efendi dönemin romanlarını, klasiklerini okumakla kalmaz, derinden etkilenir. Ancak, bu etkiyi zahir âleme yansıtmaz, daha çok kendi içinde yaşar ve savaşır.

Kitaplar Raif Efendi'ye sanki ayrı bir dünyada yaşama imkânı verir. Gerçek dünyaya kayıtsızlığı başlamıştır. Öyle ki, '…Hiçbir şey beni, hakkımdaki bir kanaati düzeltmek mecburiyeti kadar korkutmazdı…'(sh.48). Bu nedenle, resim yapmayı bir iç ifadesi olarak anlayan Raif Efendi yaptığı resimlerden en önemsizleri hocalarına göstererek kendisinden beklentiyi asgari seviyeye çeker ve böylece iç dünyasına dönme imkânına kavuşur (sh.50). Çevresine karşı bu kadar müdanasız duran Raif Efendi'nin o anlama uzak insanlara kapalı olan diğer dünyasında ise müthiş bir devinim vardır (sh.51): '…Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.'

Tıpkı Havran gibi İstanbul'un da karmaşa yaşadığı bir dönemdir. Bu nedenle babası Raif Efendi'yi Almanya'ya uzun vadede işlerini genişletme imkânı sağlayacağı ümidiyle, özellikle sabunculuğu öğrenmesi için gönderir. Bir pansiyona yerleşen Raif Efendi, gününü Almanca öğrenerek ve aylaklık ederek geçirmektedir. Okumaya devam eder, özellikle Rus muharrirlerini (sh.54). Çünkü bu muharrirlerin romanlarında kendi durumuna meşruiyet sağlayan kahramanlar bulmaktadır. Özellikle Klara Miliç (sh.54): '…İçinden geçenleri söyleyememek, en kuvvetli, en derin, en güzel taraflarını müthiş bir kıskançlık ve itimatsızlıkla saklamak cihetinden onu kendime benzetiyordum.'

Almanya'da bu şekilde bir sene geçirdikten sonra gezdiği bir sergide gördüğü kürk mantolu bir kadın portresi gizlediği dünyasıyla şiddetli bir titreşime yol açarak Raif Efendi'yi şaşkına çevirir. Her gün sergiye giderek tablonun önünde uzun zaman geçirmektedir. Tabloda gördüğünün kendisindeki yansıması oldukça derindir (sh.55): '…Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya'nın Nihali'nden, Vecihi Bey'in Mehcure'sinden, Şövalye Buridan'ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopetra'dan, hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammed'in annesi Âmine Hatun'dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı…'

Tablo ile ilgili bir yazıda söz konusu tablonun Andreas del Sarto'nun Madonna delle Arpie tablosundaki Meryemana tasvirine benzerliği nedeniyle Maria Puder'in bu tablosuna "Kürk Mantolu Madonna" benzetmesi yapıldığını okur. Raif Efendi, iki tablo arasındaki tavır benzerliğine gerçekten şaşırır (sh.58): '…Halbuki Sarto'nun bu tablosundaki Meryem, düşünmeyi öğrenmiş, hayat hakkındaki hükümlerini vermiş ve dünyayı istihfaf etmeye başlamış bir kadındı…' Her iki tabloda da kadın, çevresine değil toprağa bakıyordu. Dünyaya karşı müdanasızlık ve kayıtsızlık bakışlarından hissediliyordu. Kendisi için derin anlamlar taşıyan bir resmi çizen olduğuna göre bu insanın varlığı Raif Efendi'de aradığı insanı bulabilme ümidini depreştirmişti (sh.62): '…Kendimi bildim bileli, bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım. O resim aradığım bu insanı bulmanın mümkün olduğuna, hatta ona pek yakın bulunduğuma, bir müddet olsun beni inandırmış, içimde, bir daha uyutulması kabil olmayan bir ümit uyandırmıştı…'

Raif Efendi nihayet Maria Puder ile tanışır. Aslında Maria, her gün uğradığı sergide artık sanatçıların bu tabloya sürekli gelen adamı fark ettikleri bir sırada yanına yaklaşarak tablo hakkında konuşmaya çalışan, ancak çevresiyle iletişimden kaçınan Raif Efendi'nin gözlerini yüzünden kaçırdığı kadındır. Oldukça kontrollü bir ilişki başlar. Maria da tıpkı Raif Efendi gibi çevresine kayıtsız olan, iç dünyasında derin fırtınalar yaşayan dışarıya kapalı veya hafife alan birisidir. Raif Efendi kürk mantolu Madonna'sına kavuşmuş olsa da onu kaçırmaktan ürkmektedir. Geçirdikleri zamanlarda, gezdikleri mekânlarda bu nedenle çok derinden konuşmaktan sakınmaktadır. Arzuladığı kadar konuşamasa da aradığı insanı bulmanın sarhoşluğuyla bir arada bulunmak yeterlidir Raif Efendi için. O zamana kadar çevresine karşı kayıtsızlığının manasız olmadığını artık anlamış, ruhunu hissetmiştir (sh.86-87): '…Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum…Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya-ruhumuzla yaşamaya-başlıyorduk….'