Koçi Bey Risaleleri

17.yüzyılın Osmanlı'nın Avrupa'nın yükselişi karşısında yaşadığı kaygının ve şaşkınlığın derinden hissedildiği ve eş zamanlı olarak her alanda çözüm yollarının tartışıldığı bir dönemin başlangıcına karşılık geldiği görülmektedir. Avrupa karşısında askeri alanda yaşanan başarısızlıklar ve toprak kayıpları sadece yönetimde bu kayıplara karşı çözüm arayışlarını tetiklememiş, ayrıca sivil alanda da yoğun tartışmaları beraberinde getirmiştir. Daha önceki yazılarımızda değindiğimiz Kadızadeliler hareketi ve Sivasiler tartışması da, Kâtip Çelebi'nin orta yol çağrısı da aynı döneme aittir. Sık sık atıf yapılan meşhur Koçi Bey Risaleleri de yine aynı döneme aittir.

Koçi Bey Risaleleri Sultan IV. Murad'a sunulan yönetimdeki sorunlar ve alınması gereken tedbirlere yönelik kapsamlı bir risale ve Sultan I. İbrahim'e sunulan daha çok devlet yönetimini tanıtmaya yönelik küçük bir risaleden oluşmaktadır (Koçi Bey Risaleleri, Kabalcı Yayınevi, 2007). 21 bölümden oluşan birinci risalenin 20'si yönetimin farklı alanlarında yaşanan sorunlara ve alınması gereken tedbirlere işaret ederken 21.bölüm genel bir değerlendirme yapan sonsöze ayrılmıştır. Koçi Bey risalesinde sistemik bir bakış açısıyla sorunlara bakmaktadır. Her bir ayrık sorun aslında birbiriyle bağlantılıdır. Her alanda sorunlar yaygınlaştıkça çözümün de artık sorunlara ayrık bakmaktan ziyade sistemik bakmakla ilgili olduğunu sık sık vurgular (sh.66): 'Velhasıl saltanat-ı aliyyenin şevket ve kuvveti asker ile askerin ayakta durması hazine ile, hazinenin toplanması reaya ile, reayanın ayakta durması adalet ve doğrulukladır. Şimdi âlem harap, reaya perişan, hazine eksiklik içinde ve kılıç erbabı da bu haldedir. Bir taraftan İslam memleketleri elden gitmekteyken, yine de tedbiri görülmez, ilacı sorulmaz, çeşit çeşit sefahat eksilmez. Bu gaflet ne gaflettir'.

Diğer taraftan, bölümlerin konu sıralamasına bakılırsa sorunların çözümünde sistemik bakışı ıskalamadan önem sıralaması yapıldığı görülür. Bu nedenle birinci bölümü yönetimin asli unsurlarına, sultanlara, vezirlere, divan ehline, nedimlerin ve yakınların ahvaline ayırır. Burada iki temel vurgu yapıldığı görülür. Birincisi, sultanların yönetimin işlerini bizzat takip etmeleri ve kendilerine kolay erişimin önemine dairdir. Bu nedenle Koçi Bey sorunların yaygınlaşmadığı dönemlerde sultanların süreçlere vukufiyetine vurgu yapar (sh.27): '...İstirahat zamanlarında, büyük Kostantiniyye şehrinde padişah tahtında oturdukları vakit de divan işlerine kulak verip, bu yüzden de nice ahvale vakıf olurlardı... Huzurlarına girmek engelsiz ve zahmetsiz olduğu için her zulüm görenin vasıtasız olarak halini arz etmesiyle de nice hallerden haberdar olurlardı...'. Sultan bu derece süreçlere ve sorunlara vakıf olurken vezirler, divan ehli, nedimler ve yakınları da 'güngörmüş, işten anlar, fikir sahibi, iyilik düşünen bir alay akıllı kişidir' (sh.28). Dolayısıyla, '...zeamet ve tımar adıyla kimseye arpalık verilmezdi...'(sh.31).

Bu geleneğin bozulmasıyla normalden sapma da başlamış olur (sh.81): '...Bizzat divanda bulunmayı kaldırdı. [Bu yüzden de] giderek, değil kılıç erbabı, beyler ve beylerbeyiler bile padişah tarafından tanınmaz oldu.'. Koçi Bey yukarda değindiği sistematik bozulduğunda ortaya çıkan yönetim zaafını ve deformasyonun yönetimin tüm süreçlerine nasıl hızla yayıldığını ve bu yayılımda hangi mekanizmaların devreye girdiğini çok çarpıcı bir şekilde ifade eder (sh.41): '...Yukarda adı geçen tarihten itibaren nedimler ve diğer yakınları, padişahın huzur-ı hümayununda kendilerine yer ve rütbeler bulup, saltanat işlerine müdahale eder, vezir-i azamlara nice olmayacak teklifler eder oldular. Eğer onlar isteklerine müsaade etmezlerse hepsi gönül ve fikir birliği edip, huzur-ı hümayunda fırsat buldukça haklarında nice iftiralar edip, padişahın gazabını hiç durmadan kışkırtarak günahsız yere kimini katl, kimini sürgün ettirdiler ve kiminin de varını yoğunu aldırıp, pek çok hakaretlere uğrattılar.'

Söz konusu mekanizmalar ve dinamiklerle işleyiş normalinden çıktığında her yönetim pozisyonu bundan nasibini alır. Ehl-i sünnet toplumunda sivil alanının sigortası olan âlimler de buna dâhildir. Koçi bey de bu noktaya işaret eder (sh.45): '...Ulemanın hallerinin düzenli olması, din ve devletin en mühim hususlarındandır. [Ne yazık ki ulemanın düzeni] bu sıralar gayet bozuk ve karmakarışık olmuş, halleri değişmiştir. Sonları mutluluk olan yüce atalarınızın mübarek zamanlarında, ulema arasında yürürlükte olan kanun ve usul budur ki, ulemanın en bilgilisi, en faziletlisi, en dindarı, din emirlerine en çok uyanı, en iyisi, şeyhülislam ve müftilenam olurdu...'. Dolayısıyla, şeyhülislam bilgi ve faziletinin ötesinde padişaha da gördüğü eksiklikleri rahatça söyleyebiliyordu (sh.46): '...Evvelce şeyhülislam olan kimseler olgunluk ve fazilet kaynağı olmalarının dışında çekinmeksizin gerçeği söyleyen kimseler olup, âlemin sığınağı padişah hazretlerine de her zaman güzel nasihatler etmekten geri kalmazlardı. Din ve devlet düzeni için çalışırlar, insanların ahvali ile ilgilenirlerdi...Aralarında şimdiki gibi şöhret ve süs yoktu. Her biri makamında doğruluk ve adaletle iş görür, vardıkları yerlerde insanlara rahmet olurlardı. Emekliliği seçtiklerinde de gece ve gündüz mübarek ilimle meşgul olur, nice eserler yazıp düzenleyip vücuda getirirlerdi...'.

Koçi Bey'in üzerinde durduğu konulardan bir tanesi de görevden azledilmenin yersiz ve sıklıkla yapılmasıdır (sh.77): '...Suçları ve günahları gözle görülür hale gelmeyince azlolunmaya; [azletmek için] tamamen işin iç yüzüne ulaşılıp, zulüm ve fesatları sabit ve ortaya çıkmış ola...'. Koçi Bey bunun yönetimde ne kadar önemli olduğunu da açıklar (sh.85-86): '...Çünkü iyi ve denenmiş, din ve devleti kayıran adam az ele girer; yaramaz adam pek çoktur. Ve bütün yaramazlar iyilerin hasmıdır. Öyle olunca da iyi adam kibrit-i ahmer gibidir, ona göre korumak gerekir...'.

Bu normalden sapmaya yukarda değinildiği gibi ağırlıklı olarak iftiralar yol açmakta, neticede bir taraftan yönetimin ilgili kademelerinde istikrar bozulurken diğer taraftan görevde olanlar azl korkusu nedeniyle yönetimlerinde doğruluktan ziyade dengeye ve uzlaşmaya ağırlık vermektedir (sh.48): 'Neticede, bin üç [1594] tarihinden beri bu düzen bozuldu. Evvelce şeyhülislam olan Sunullah Efendi birkaç defa yersiz olarak azlolundu. Kazaskerlerin de sık sık azlolunması yüzünden bu makama gelenler azledilme korkusuna düştüler, devlet vekillerine dost gibi görünmeye muhtaç kaldılar, huzur-ı hümayun'da hak sözü söyleyemez oldular ve herkesin hatırını hoş etmeye önem verir oldular...Giderek her işe hatırın karışmasıyla ve her emre göz yummak yüzünden hak sahibi olmayanlara hadden aşırı makamlar verilmesi gerektiği için, kadim kanun bozuldu. Kazaskerler dahi az zamanda yersiz olarak azlolundukları için, aralarında açgözlü ve aşırı hırslı olanlar, bulunduğu makamda oldukları süreyi fırsat ve fırsatı ganimet bilip, mansıpların çoğunu ehliyetsiz kişilere rüşvet ile verir oldular.'

Koçi Beye göre bunun neticesi de oldukça acı bir şekilde yaşanmaktadır (sh.93): '...O kapı ele geçirildiğinden beri, mansıpların erbabı arasında azil, tayin ve yer değiştirmelerin çokluğu hadden aşırı oldu; itibarı ve şerefi yüksek kişiler alçaldı, en alçaktaki kişiler ise devlete erip mevki sahibi oldu; âlemin hali tamamen değişti. Hâkimlerin ve valilerin arasında bu tür aşırı değiştirmeler, mecburen zulüm yapmalarına sebep oldu; bu yüzden de büyük İslam ülkesi [Osmanlı toprakları] viran, reaya ve beraya perişan oldu...'