Epstein Dosyalarından Gazze'ye ve İran'a Dünyanın Vicdan Krizi

Son yıllarda dünya kamuoyunun önüne peş peşe düşen olaylar, birbirinden tamamen farklı gibi görünse de aslında aynı soruna işaret ediyor: Güç, denetimden çıktığında insanlar ne kadar ve nereye kadar savrulabilir Bir tarafta Epstein dosyaları olarak bilinen ve milyonlarca sayfadan oluşan belgeler var. Bu belgeler, Jeffrey Epstein'ın siyasetçilerden milyarderlere, kraliyet üyelerinden medya figürlerine kadar uzanan geniş bir elit ağ ile kurduğu kirli ilişkileri ortaya çıkartıyor. Bu ağın büyüklüğü aslında küresel seçkinlerin kapalı dünyasına dair rahatsız edici bir gerçeği de ortaya çıkardı: modern çağın güç sahibi insanları, çoğu zaman karanlık kuralları olan görünmez bir ağda yaşarlar.

Bu tablo yalnızca bireysel bir suç hikâyesi değildir. Siyaseten de küresel elitlerin hesap verebilirliğinin zayıflığı gibi daha derin bir soruna işaret etmektedir. Epstein skandalı, toplumların uzun zamandır hissettiğini görünür kıldı. Birçok insan artık, güçlülerin çoğu zaman sıradan insanlar için geçerli olan kurallardan farklı bir dünyada yaşadığını düşünüyor ve görüyor. Epstein dosyaları, modern dünyanın elit ağlarının nasıl işlediğine dair rahatsız edici bir pencere açtı. Bir başka deyişle, finans, siyaset, medya ve kültür dünyasının üst katmanlarında dolaşan isimlerin kapalı ilişkiler ağları, toplumların uzun zamandır sezdiği bir gerçeği yeniden görünür hale getirdi. Modern dönemde güç yoğunlaştıkça hesap verebilirlik zayıflar. Bu durum aslında bir suç hikâyesi de değildir, tam tersine modern dünyanın kurumsal yapısının temel karakteristiğidir.

Jeffrey Epstein dosyalarıyla ortaya saçılan küresel seçkinler dünyası, İran etrafında büyüyen savaş atmosferi, Gazze'de öldürülen çocuklar, Avrupa'nın ortasında yaşanan Bosna ve Srebrenitsa katliamları… Bunların her biri farklı coğrafyalara, farklı aktörlere ve farklı siyasi bağlamlara ait olaylar gibi durur. Fakat biraz yakından bakıldığında, bütün bu hadiselerin aynı temel soruna işaret ettiği görülür: Güç ile ahlak arasındaki ilişkinin koptuğu ve artık var olmadığı gerçeği! Dolayısıyla, Epstein dosyaları yalnızca bireysel bir suç ağını değil, modern güç yapılarının nasıl kapalı ve denetimden uzak biçimde işleyebildiğini de göstermektedir. Aynı hesap vermezlik kültürü uluslararası siyasette de kendini gösterdiğinde, sonuç artık haksız savaşlar ve insani felaketler olmaktadır.

Bu durum yalnızca skandallarla sınırlı da değildir. Aynı güç ve sorumsuzluk karakteristiği uluslararası siyasette de kendini gösterir. Avrupa'nın ortasında, 1990'larda Bosna'da yaşananlar bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Srebrenitsa'da binlerce Bosnalı Müslüman erkek ve çocuk birkaç gün içinde sistematik biçimde katledildi. Avrupa kurumları, Birleşmiş Milletler ve büyük güçler bu trajediyi seyretti. O gün dünya, uluslararası düzenin ahlaki iddiaları ile gerçek gücü arasındaki uçurumu gördü. Günümüzde uluslararası sistemin en derin çelişkilerinden biri, insan haklarının evrensel bir değer olarak savunulmasına rağmen pratikte son derece seçici uygulanmasıdır. Bazı coğrafyalarda insan hayatı küresel bir seferberlik doğururken, başka coğrafyalarda aynı hayatlar istatistiklere dönüşmektedir. Bu durum özellikle son dönemde o kadar çok tekrarlandı ki artık bu konuda konuşacak bir şey kalmadı. Dahası, küresel ölçekte bir zamanlar Batı'yı insan hakları bağlamında yardıma çağırmanın ne kadar da saçma bir şey olduğu derinden hissedildi.

Uzun zamandan beri Gazze'de yaşananlar ve İran savaşı ile yeni başlayanlar da benzer bir vicdan tartışmasını yeniden gündeme getiriyor. On binlerce sivilin ve çok sayıda çocuğun öldüğü bir savaş, uluslararası hukuk ve insan hakları söyleminin ne kadar seçici uygulandığı sorusunu sürekli yeniden gündeme getirmektedir. İnsanlar aynı tutarsızlığı deneyimlemekten bıktı artık. Bütün bu olaylar aslında aynı sorunun farklı yansımalarıdır. Bu noktada mesele siyasetin ötesinden modern medeniyeti besleyen değerler çanağı ile ilişkilidir. Her medeniyet insanın başkasıyla kurduğu ilişkinin ahlaki boyutunu farklı şekilde tanımlar. Batı düşüncesinde özellikle modern dönemde, bireyin özgürlüğü ve çıkarı merkeze alınmıştır. Thomas Hobbes'un insan doğasına ilişkin tasviri bunun en uç örneklerinden biridir: İnsan insanın kurdudur. Bu anlayışta başkası çoğu zaman potansiyel bir tehdit veya rekabet unsurudur. Uluslararası ilişkiler teorilerinde sıkça kullanılan güç dengesi yaklaşımı da aslında bu varsayım üzerine kuruludur.