Eğer Ürüne Para Ödemiyorsanız Ürün Sizsiniz!

Netflix'te yayımlanan The Social Dilemma belgeseli, sosyal medyayı ve dijital platformları yalnızca teknolojik yenilikler olarak değil, insan davranışını dönüştüren yeni bir ekonomik ve toplumsal düzenin araçları olarak ele alıyor. Belgeseli önemli kılan hususlardan biri de eleştirilerin önemli bir bölümünün bu dünyanın dışından değil, Google, Facebook, Twitter ve benzeri teknoloji şirketlerinde çalışmış, bu sistemlerin geliştirilme süreçlerine yakından tanıklık etmiş isimlerden gelmesi. Dolayısıyla karşımızda basit bir teknoloji karşıtlığı değil, başlangıçta insanları birbirine bağlamak ve bilgiye erişimi kolaylaştırmak gibi olumlu amaçlarla geliştirilen platformların zamanla nasıl başka bir yapıya dönüştüğüne ilişkin içeriden bir sorgulama var.

Belgeselin temel tezini belki de en iyi şu meşhur cümle özetliyor: "Eğer ürüne para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz." Facebook, Instagram, X, YouTube, TikTok ve benzeri platformları büyük ölçüde ücretsiz kullanıyoruz. Fakat gerçekte ücretsiz bir hizmet almıyoruz; hizmetin bedelini paramızla değil, dikkatimizle ve verilerimizle ödüyoruz. Platformların müşterileri kullanıcılar değil, reklam verenler. Reklam verenlere satılan temel değer ise bizim dikkatimiz. Ne kadar uzun süre ekranda kalırsak, ne kadar çok içeriğe bakar, tıklar, beğenir ve paylaşım yaparsak platform açısından o kadar fazla ekonomik değer üretiyoruz.

Ancak The Social Dilemma burada çok daha önemli bir ayrım yapıyor. Asıl ürün yalnızca dikkatimiz veya hakkımızda toplanan veriler değil. Daha ileri aşamada asıl değerli hâle gelen şey, "davranış ve algımızdaki kademeli, yavaş ve algılanamaz değişim." Çünkü dijital platformlar yalnızca ne yaptığımızı izlemiyor; topladıkları devasa miktardaki veriden hareketle bundan sonra ne yapacağımızı da giderek daha başarılı biçimde tahmin etmeye çalışıyor. Hangi videoyu sonuna kadar izlediğimiz, hangi fotoğrafta birkaç saniye daha fazla kaldığımız, hangi habere tıkladığımız, neyi beğendiğimiz, kimleri takip ettiğimiz, hangi ürünü satın aldığımız gibi sayısız davranışsal iz bir araya getirildiğinde hakkımızda giderek daha ayrıntılı profiller oluşturulabiliyor. Verilerimiz biriktikçe yalnızca ne yaptığımıza değil, kim olduğumuza ve gelecekte ne yapabileceğimize ilişkin tahminler de güçleniyor.

Shoshana Zuboff'un gözetim kapitalizmi olarak adlandırdığı yeni ekonomik yapı tam da burada anlam kazanıyor. Kapitalizm tarihinde ilk kez insan davranışının bu ölçekte ve bu ayrıntıda sürekli izlenebilmesi, ölçülebilmesi ve ekonomik değere dönüştürülebilmesi mümkün hâle geldi. Fakat kritik eşik tahmin ile yönlendirme arasındaki sınırda ortaya çıkıyor. Bir insanın ne yapacağını tahmin etmek değerliyse, onun belirli bir davranışı yapma ihtimalini artırabilmek çok daha değerlidir. Böylece dijital ekonomi insan davranışını yalnızca gözlemleyen değil, giderek onu şekillendirmeye çalışan bir yapıya dönüşüyor.

Belgeselde üzerinde önemle durulan "ikna teknolojisi" kavramı bu nedenle kritik öneme sahip. İkna teknolojisi, insanların davranışlarını belirli bir yönde değiştirmek amacıyla tasarlanan teknolojileri ifade ediyor. Psikolojinin insan davranışı, alışkanlıklar, ödül mekanizmaları ve bağımlılık konusunda ortaya koyduğu birikim dijital tasarıma aktarılıyor. Bildirimler, beğeniler, öneriler, sonsuz kaydırma, otomatik oynatma ve kişiselleştirilmiş içerik akışları bu açıdan yalnızca kullanım kolaylığı sağlayan masum teknik özellikler olmaktan çıkıyor. Bunların her biri kullanıcının dikkatini yeniden ekrana çekmek ve platformda daha uzun süre kalmasını sağlamak üzere işlev görebiliyor. Bunun özellikle gençler üzerindeki etkisi çok daha önemli. Çünkü giderek hayatlarımızı kısa süreli dijital sinyaller üzerinden değerlendirmeye başlıyoruz. Beğenilmek, takip edilmek, paylaşılmak ve görünür olmak toplumsal kabulün göstergelerine dönüşüyor. Bir paylaşımın aldığı beğeni sayısı insanın kendisini nasıl hissettiğini etkileyebiliyor. Oysa burada üretilen popülarite çoğu zaman kısa süreli, sahte ve son derece kırılgan. Buna rağmen insan bu kısa süreli sinyalleri gerçek hayattaki değerinin göstergeleriyle ilişkilendirmeye başladığında tehlikeli bir döngü ortaya çıkıyor. Beklediği ilgiyi gördüğünde kısa süreli bir haz yaşıyor; bu ilgi azaldığında aynı hissi yeniden yaşayabilmek için tekrar sisteme dönüyor.

The Social Dilemma'nın gençlerde artan kaygı, kırılganlık ve depresyon tartışmasını gündeme getirmesi bu nedenle önemli. Elbette gençlerin ruh sağlığında yaşanan sorunları yalnızca sosyal medyaya bağlamak doğru olmaz. Ancak burada yepyeni bir durumla karşı karşıya olduğumuzu da görmemiz gerekiyor. İnsanlık tarihinde ilk kez milyarlarca insan, özellikle de çocuklar ve gençler, psikolojik zayıflıkları son derece ayrıntılı biçimde bilinen ve ekonomik başarısı kullanıcıların dikkatini mümkün olduğunca uzun süre elinde tutmaya bağlı olan sistemlerle günün büyük bölümünde etkileşim hâlinde yaşıyor. Dolayısıyla sorun yalnızca "telefonla çok zaman geçirmek" değildir. Daha temel mesele, insan davranışını yönlendirmek üzere tasarlanmış bir çevrenin içerisinde büyümektir.

Bu noktada mesele insanın özgürlüğüyle doğrudan ilişkili hâle geliyor. Çünkü özgürlük yalnızca önümüzde seçeneklerin bulunması değildir; seçeneklerin hangi şartlarda önümüze geldiği de önemlidir. Dijital platformlarda kullanıcı kendisini özgürce seçim yapan bir özne olarak görür. Hangi videoyu izleyeceğine, hangi haberi okuyacağına veya hangi hesabı takip edeceğine kendisinin karar verdiğini düşünür. Fakat karşısına hangi videonun, haberin veya kişinin çıkarılacağını algoritmalar belirliyorsa, özgür iradenin işlediği çevre önceden tasarlanmış demektir. İnsan hâlâ seçmektedir, fakat giderek başkalarının seçtiği seçenekler arasından seçmektedir. The Social Dilemma'nın en rahatsız edici taraflarından biri de bu mekanizmanın yalnızca bireysel davranışları değil, toplumsal ve siyasal alanı da dönüştürdüğünü göstermesidir. Platformların temel ölçütü bir içeriğin doğru olup olmadığı değil, ne kadar etkileşim ürettiğidir. Algoritmalar gerçeği doğrudan ölçemez; fakat tıklamayı, paylaşımı, beğeniyi, yorumu ve ekranda geçirilen süreyi son derece hassas biçimde ölçebilir. Böyle olunca insanların öfkesini, korkusunu veya şaşkınlığını harekete geçiren içerikler daha fazla etkileşim ürettikleri ölçüde sistem içerisinde avantajlı hâle gelebilir.

Buradan "kâr amaçlı dezenformasyon" diyebileceğimiz çok ciddi bir sorun ortaya çıkıyor. Bir mesajın doğru olması ile yayılması arasındaki bağ giderek zayıflıyor. Denetimsiz veya yanlış bir mesajı ne kadar fazla insana ulaştırabilir ve ne kadar fazla etkileşim oluşturabilirseniz o kadar fazla ekonomik değer üretebiliyorsunuz. Platformun belirli bir yanlış bilgiyi ideolojik nedenlerle desteklemesi bile gerekmiyor. Ekonomik model zaten sansasyonel, öfkelendirici ve kutuplaştırıcı içerikleri ödüllendirebiliyor. Böylece dezenformasyon sistemin bir arızası olmaktan çıkarak mevcut iş modelinin üretebildiği doğal sonuçlardan birine dönüşüyor.

Bunun toplumsal sonucu çok daha ağır. İnsanlar aynı toplumda yaşamalarına rağmen giderek farklı gerçekliklerin içerisinde yaşamaya başlayabiliyor. Algoritmalar bize daha önce ilgi gösterdiğimiz, beğendiğimiz veya tepki verdiğimiz içeriklere benzeyen içerikleri sundukça mevcut kanaatlerimiz sürekli pekişiyor. Zamanla karşı tarafın görüşünü duymamaya, hatta duymak istememeye başlıyoruz. Sonunda aynı ülkede yaşayan, fakat birbirini dinlemeyen, birbirine güvenmeyen ve ortak bir gerçeklik üzerinde anlaşamayan toplumsal kümeler ortaya çıkabiliyor. Olay artık insanların farklı düşünmesi değildir. Demokratik toplum zaten farklılıklar üzerine kuruludur. Asıl tehlike, insanların birbirleriyle konuşabilecekleri ortak zeminin ortadan kalkmasıdır.

Bu açıdan belgeseldeki "kitleler cahilleştiriliyor" uyarısı üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Çünkü burada son derece ilginç bir paradoks var. İnsanlık tarihinde bilgiye hiçbir zaman bugünkü kadar kolay erişilmedi. Ancak bilgiye erişimin artması, doğru bilgiye erişimin otomatik olarak arttığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, devasa bir bilgi bolluğu içerisinde neyin doğru olduğunu ayırt etmek giderek zorlaşabiliyor. Daha önemlisi, karşımıza çıkan bilgi nötr bir bilgi havuzundan rastgele gelmiyor. Hakkımızda bilinenlerden hareketle hangi içeriğe daha fazla tepki vereceğimizi hesaplayan algoritmalar tarafından seçiliyor. Böylece insan dünyayı gördüğünü zannederken gerçekte kendisi için seçilmiş bir dünyayı görmeye başlayabiliyor.