İlke Vakfı tarafından ülkemizde demografik ve toplumsal dönüşümün farklı alanlardaki yansımalarıyla ele alan oldukça kapsamlı bir raporu değerlendirmeye devam ediyoruz. ('Toplumun Görünümü 2025-Demografik ve Toplumsal Dönüşüm, İstanbul, 2026'). Birinci yazıda toplumsal dönüşümün aile yapısı üzerindeki etkilerine ve özellikle nüfusun yenilenmemesi ile birlikte ortanca yaşın yükseldiğine ve nüfusun giderek yaşlandığına yönelik göstergelerdeki değişimlere değinmiştik. Ayrıca, bu dönüşüme eşlik eden hanehalkı dinamiklerine yakından bakarak, örneğin nüfus artmazken konut sayısının artması, boşanma hızının istikrarlı artış gösterirken evli oranının istikrarlı düşüşü gibi göstergelerdeki dramatik değişimlere vurguda bulunarak toplumsal yapıda yalnızlaşma eğiliminin giderek arttığına işaret etmiştik. İkinci yazıda ise eğitimde yaşanan kitleselleşme sürecinin etkileri ve ortaya çıkan yeni eğilimlere değinmiştik.
Ülkemizde refah ve eşitsizlik ile ilgili zorlu bir döneme girildiği görülmektedir. Aslında son dönem homojen bir şekilde tek bir fazın yaşandığı bir dönem değildir. Tam tersine iki fazın iç içe geçtiği görülmektedir. 2000'li yıllardan itibaren eğitim, sağlık, ulaştırma, enerji vs. tüm alanlarda kitleselleşme fazı yaşanarak bu hizmetlere erişim kolaylaşmışken ve refah daha geniş kitlelere yayılırken özellikle 2010'lar sonrası dönemde erişilen hizmetlerin kalitesi ile ilgili sorunların ortaya çıktığı ve erişimin tek başına anlamını yitirdiği yeni bir faz yaşanmaya başlanmıştır. Bu yeni faz kalite fazı olup eşitsizliklerle doğrudan ilgilidir. Benzer dönüşüm dinamikleri raporun diğer bölümlerinde de farklı boyutlarıyla izlenebilmektedir. Raporda ifada edildiği gibi eşitsizlik, 2014'ten sonraki dönemde tekrar yükselme eğilimi göstermektedir (sh.83). Benzer şekilde, son dönemde toplam gelirin en büyük kısmının istikrarlı bir şekilde en yüksek gelir grubunda yoğunlaştığı görülmektedir (sh.91): '...Toplam gelirin yaklaşık yarısının en üst %20'lik dilimde yoğunlaşması, orta ve düşük gelir gruplarının aldığı gelir payının durgunluğunu teyit etmektedir...'
Tam da bu noktada ortaya çıkan en büyük sorun, avantajlar ve dezavantajların ekonomi ve eğitim araçları üzerinden nesilden nesile aktarılma eğiliminin giderek güçlenmesidir. Raporda verilen 2023 verilerine göre gelir durumu önemli oranda nesilden nesile aktarılmakta, bireylerin sosyoekonomik başlangıç koşulları gelecekteki gelir seviyesini güçlü bir şekilde etkilemektedir (sh.85-86). Benzer şey eğitim seviyesi için de geçerlidir. Bireylerin eğitim seviyelerinin anne-babalarının eğitim seviyeleri ile ilişkisinin oldukça güçlü olduğu görülmektedir. Raporda örneğin 2024 yılı verileri paylaşılmıştır (sh.57). Buna göre, 2024 yılı itibariyle ortaöğretim altı eğitime sahip babaların çocuklarının %27,4'ü yükseköğretim mezunuyken aynı eğitim seviyesindeki annelerin çocuklarının %28,7'si yükseköğretim mezunudur. Anne veya baba yükseköğretim mezunu olduğunda ise çocukların yükseköğretim mezunu olma oranlarındaki dramatik artış oldukça dikkat çekicidir. Babası yükseköğretim mezunu bireylerin %80,3'ü yükseköğretim mezunu iken annesi yükseköğretim mezunu olan bireylerin %84,4'ü yükseköğretim mezunudur.
Eğitim uzun yıllar boyunca kuşaklar arası sosyal hareketliliğin en önemli aracı olarak görülmüş olmasına rağmen rapordaki göstergeler eğitimin bu işlevinin zayıflamaya başladığını, ailelerin sosyoekonomik konumunun çocukların eğitim ve gelir düzeyi üzerindeki etkisinin yeniden güçlendiğini göstermektedir. Bu durum fırsat eşitliği açısından yeni politika araçlarının geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bir başka deyişle yeni politikalarla müdahale edilmediğinde ekonomi ve eğitim seviyesi açısından avantaj da dezavantaj da kuşaktan kuşağa aktarılmakta olup eğitim ve diğer enstrümanların sosyal hareketliliği besleme kapasitesi giderek zayıflamaktadır.
Diğer taraftan, raporda yoksulluk göstergelerinin yükseköğretim mezunları üzerindeki baskısını gösteren veriler oldukça dikkat çekmektedir (sh.87): '...2015 yılından bu yana en dikkat çekici artış yükseköğretim mezunlarının yoksulluk riskine ilişkindir. Gerek göreli yoksulluk gerekse de daha yoğun yoksulluk riski bakımından yükseköğretim mezunlarının riski ciddi oranda artmış görünmektedir. Bu süreçte, yükseköğretim mezun sayısındaki artış, ücretlerin verimlilik düzeyi kadar artmaması ile hizmetler sektöründeki parçalı yapı ve esnek çalışma modelleri gibi birçok neden söz konusu riskin artışında önemli faktörler arasında sayılabilir...' Yukarda 25-29 yaş grubunda yükseköğretim mezunu oranının son 15 yılda ne kadar dramatik arttığına değinmiştik.
Son dönemde küresel etkilerin de eşlik ettiği ekonomik sıkıntılarla yükseköğretim mezunu bu genç grubun deneyimlediği ekonomik sıkıntılar gelecek beklentisi ile ilgili kırılmalara yol açabilme potansiyeli taşımakta olup sorunun dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu konuda ilk alarm yeni bir beyin göçü dalgası ile ortaya çıkmaktadır. Raporda açıkça vurgulandığı üzere son dönemde yükseköğretim mezunu genç nüfusun yurtdışına göç etmeye çalıştığı yeni bir eğilimle karşı karşıyayız. Ülkemizden gidenler içinde Türk vatandaş oranı 2020 yılında %18,5 iken bu oran 2023 yılında %40,8 seviyesine yükselmiştir (sh.98). Ülkemiz 2024 yılı itibariyle net göç veren bir ülke haline gelirken dış göçün odağında 25-29 yaş grubundaki genç ve eğitimli nüfusun yer alması oldukça dikkat çekicidir (sh.97). Bu konuda da on yıl öncesi fazdaki profil değişmiştir (sh.99-100): '...On yıl öncesinin "bölgesel cazibe merkezi ve hedef ülke" profili, yerini nitelikli insan kaynağını batıya uğurlayan ve transit geçişlerin odağında yer alan "kaynak ve köprü ülke" kimliğine bırakmıştır. Özellikle 20-34 yaş grubundaki üretken nüfusun ve Türk vatandaşlarının dışa yönelimindeki ivme, göçü yalnızca bir nüfus hareketi olmaktan çıkarıp, ülkenin beşeri sermaye kaybı ve gelecek projeksiyonları açısından hayati bir mesele haline getirmiştir...'

3