Çoğu ülkede bugün zenginiyle fakiriyle, farklı toplumsal kesimlerden insanlarda belirgin bir umutsuzluk ve gelecek kaygısı hissedildiği görülüyor. Gündelik konuşmalarda, medyada ve farklı sosyal çevrelerde sıkça karşılaşılan bu ruh hali, insanların kendilerini kuşatan sistemlere yönelik giderek daha uzun süreli kaygılı bir halde yaşamaları ve geleceği daha belirsiz görmeleri şeklinde ortaya çıkıyor. İlginç olan nokta, bu hissin yalnızca ekonomik olarak kırılgan kesimlerde değil, orta sınıf ve hatta görece varlıklı kesimlerde de gözlemlenmesidir. Bu durum, meselenin yalnızca ekonomik boyutla açıklanamayacağını, daha derin ve çok boyutu olan bir toplumsal ruh halinin söz konusu olduğunu düşündürmektedir.
Bu ruh halinin arkasında kuşkusuz ekonomik belirsizliklerin önemli bir payı var. Enflasyon, konut fiyatları, gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve özellikle genç kuşakların kariyer ve gelecek planlarına dair yaşadıkları belirsizlikler, birçok insanın uzun vadeli plan yapmasını zorlaştırmaktadır. Dahası, bireyler sadece kendi hayatları üzerinde kontrol sahibi olma duygularının zayıfladığını hissetmemekte, ayrıca toplumsal yapılara karşı da hissettikleri yabancılık duygusu sürekli artmaktadır. Burada mesele daha çok öngörülebilirlikle ilişkili durmaktadır. Dijital çağın hızlanan ritmi, küresel ekonomik dalgalanmalar, savaşlar, teknolojik dönüşümler ve iş dünyasının hızlı değişimi, bireylerin yalnızca kendi hayatlarını değil, içinde bulundukları sistemin yönünü de öngörmekte zorlanmalarına yol açmaktadır. Böylesi bir belirsizlik ortamında insanlar doğal olarak kendi çabalarının geleceği ne ölçüde şekillendirebileceği konusunda tereddüt yaşayabilmektedir.
Bir başka önemli mesele de gündelik hayatın ritmiyle ilgilidir. Dijital çağın hızlanan temposu, sürekli kriz haberleri ve kesintisiz bilgi akışı insanların zihinsel dünyasını sürekli alarm halinde tutmaktadır. İnsanlar sürekli kriz duygusuyla yaşamaktadır. Bu nedenle kamusal dilin ve toplumsal tartışmaların sürekli felaket ve çatışma üzerinden kurulması, toplumların psikolojisini ağırlaştırabilmektedir.
Diğer taraftan, siyasal dil ve medya ortamı da toplumların bu ruh hâlini pekiştirmektedir. Özellikle çoğu ülkede muhalefetin kullandığı sürekli olumsuzluk vurgusuna dayalı siyasi dil ve bunu çoğaltan medya ekosistemi de toplumsal umutsuzluk atmosferini tahkim etmektedir. Elbette siyasetin dili ekonomik zorluklar, küresel belirsizlikler ve toplumun hızlı dönüşümü gibi faktörleri dillendirir. Dolayısıyla, muhalefetin olumsuzlukları vurgulaması doğası gereği siyasetin bir parçasıdır. Ancak eleştiri ile sürekli kriz anlatısı üretmek arasında ince, ancak çok önemli bir fark vardır. Eğer siyasi söylem uzun süre yalnızca başarısızlık, çöküş veya felaket anlatısı etrafında kurulursa, bu dil zamanla toplumun genel ruh hâlini de etkiler. Oysa siyasi eleştiri, aynı zamanda sorunların nasıl çözülebileceğine dair bir ufuk sunarak toplumsal umudu beslemesi gerekirken sürekli kriz anlatısına dayalı siyasi bir dil umudu da yutar.
İnsanlar sürekli olarak ülkelerinin kötüye gittiğini duymaya başladıklarında ve bu durum kendi hayat deneyimlerindeki belirsizlikle birleştiğinde toplumsal ruh giderek daha karamsar bir yöne kaymaya başlamaktadır. Burada özellikle sosyal medya ve dijital platformların rolüne de değinmekte fayda var. Dijital medya algoritmaları, korku, öfke ve kaygı gibi duygular insanların dikkatini daha kolay çektiği için genellikle daha sert, daha çarpıcı ve daha olumsuz içerikleri daha hızlı yaymaktadır. Bu nedenle yalnızca muhalif medya değil, genel olarak dijital medya ekosistemi kriz ve felaket anlatılarını büyütmeye eğilimlidir. Dolayısıyla, tüm bu farklı boyutlar ve arkaplanlarındaki enstrümanlar toplumsal umudu sürekli aşındırmaktadır.
Diğer taraftan, insanların kendilerini daha geniş bir toplumsal hikâyenin parçası olarak hissedip hissetmemeleri de toplumsal umudun yönünü belirlemede önemli bir rol oynamaktadır. Çoğu ülkede son yıllarda yaşanan ekonomik sorunlar ve siyasi belirsizlikler, bir dönem güçlü biçimde hissedilen kalkınma ve refah anlatısının etkisini giderek zayıflatmaktadır. Toplumların ortak anlatıları zayıfladığında, bireylerin kendi hayatlarını daha büyük bir anlam çerçevesine yerleştirmeleri de zorlaşmaktadır. Dolayısıyla, bu durum da anlam ve yön duygusunda zayıflamayı artırmaktadır.

3