Türkiye'nin son 25 yılda yaşadığı büyük dönüşümü yalnızca yapılan yollar, hastaneler, okullar, üniversiteler, havalimanları veya gerçekleştirilen ekonomik ve sosyal reformlar üzerinden okumak eksik kalacaktır. Çünkü bütün bu değişim, sakin ve kesintisiz bir siyasi ortam içerisinde gerçekleşmedi. Tam tersine, Türkiye bir taraftan kalkınmaya, kamu hizmetlerini toplumun tamamına yaymaya ve uzun yıllar merkezin dışında kalmış kesimleri kamusal hayata taşımaya çalışırken diğer taraftan eski düzenin dirençleriyle mücadele etmek zorunda kaldı. Bu nedenle bugün geldiğimiz noktayı anlamak için yalnızca "Son 25 yılda neler yapıldı" sorusunu değil, "Bütün bunlar hangi şartlar altında yapıldı" sorusunu da sormak ve cevaplarını da vermek gerekiyor.
AK Parti'nin 2001 yılında ortaya çıkışı zaten Türkiye'nin siyasi ve ekonomik bakımdan oldukça ağır bir dönemine denk gelmişti. 28 Şubat sürecinin toplumsal ve siyasal etkileri henüz çok canlıydı. Başörtüsü yasakları, üniversiteye girişte katsayı uygulaması ve kamusal alanın belirli toplumsal kesimlere kapatılması, devlet ile toplum arasındaki mesafenin en görünür tezahürleriydi. Siyasetin üzerinde askerî ve bürokratik vesayetin güçlü olduğu, seçilmiş hükümetlerin hareket alanının çeşitli mekanizmalarla sınırlandırılabildiği bir yapı söz konusuydu. Dolayısıyla 2002 seçimleriyle başlayan dönem yalnızca yeni bir iktidarın göreve gelmesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda siyasetin merkezine daha önce yeterince temsil edilmediğini düşünen geniş toplumsal kesimlerin taşınması anlamına geliyordu.
Asıl gerilim de büyük ölçüde burada ortaya çıktı. Çünkü çevrenin merkeze doğru hareket etmesi yalnızca iktidardaki siyasi kadroların değişmesi demek değildi. Devlet ile toplum arasındaki ilişkinin, kamusal alanın sınırlarının, bürokrasinin konumunun ve siyasal meşruiyetin kaynağının yeniden tanımlanması anlamına geliyordu. Yıllarca merkezin dışında kalan kesimler üniversitelere, bürokrasiye, ekonomiye, kültüre ve siyasete daha güçlü biçimde katıldıkça mevcut güç dengeleri de değişiyordu. Bu nedenle son 25 yılın siyasi tarihini, bir tarafta demokratik siyasetin alanının genişlemesi, diğer tarafta bu değişime karşı farklı dönemlerde farklı biçimler alan dirençlerin ortaya çıkması üzerinden de okumak gerekiyor.
Bu direncin en sembolik örneklerinden biri 27 Nisan 2007'de yayımlanan ve siyasi tarihimize "e-muhtıra" olarak geçen Genelkurmay açıklamasıydı. Cumhurbaşkanlığı seçimi etrafındaki tartışmalar sırasında yayımlanan bu açıklama, Türkiye'de asker-siyaset ilişkisinin geçmişten devralınan kodlarının hâlâ ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Ancak bu defa geçmiştekinden farklı bir şey oldu. Hükümet geri çekilmek yerine demokratik siyasetin meşruiyetini savundu ve nihayetinde mesele milletin hakemliğine götürüldü. 2007 seçimleri bu bakımdan yalnızca bir genel seçim değildi, seçilmiş siyasi irade ile vesayetçi anlayış arasındaki güç ilişkisinde önemli bir kırılma noktasıydı.
Ardından 2008 yılında AK Parti hakkında açılan kapatma davası geldi. Seçmenlerin yaklaşık yarısının oyunu alarak iktidara gelmiş bir partinin kapatılması ve yöneticilerine siyasi yasak getirilmesi ihtimali Türkiye'nin gündemine taşındı. Bugünden bakıldığında bu hadiselerin ağırlığını unutmak kolaydır. Oysa henüz demokratik siyasetin kurumsal olarak yeterince güçlenmediği bir ortamda iktidardaki partinin bir mahkeme kararıyla siyaset sahnesinden çıkarılabilmesi gerçek bir ihtimaldi. Dolayısıyla bugün normal kabul ettiğimiz pek çok demokratik kazanımın arkasında oldukça sert siyasi mücadelelerin bulunduğunu hatırlamak gerekir.
2010'lu yıllara gelindiğinde ise karşı karşıya kalınan tehditlerin biçimi değişmeye başladı. Cumhuriyet tarihi boyunca siyasetin üzerinde etkili olan klasik askerî-bürokratik vesayet büyük ölçüde gerilerken, bu defa daha farklı ve daha örtük müdahale biçimleri ortaya çıktı. Eski vesayet açık, hiyerarşik ve büyük ölçüde kurumsaldı ve askerî ve bürokratik makamların siyasal alan üzerindeki doğrudan ağırlığına dayanıyordu. Yeni dönemde ise devlet kurumlarının yetkilerini kendi örgütsel amaçları doğrultusunda kullanabilen ağ yapılarıyla karşı karşıya kalındı. Dolayısıyla vesayet ortadan kalkmaktan ziyade bir süre için biçim değiştirdi. 2013'te Gezi Parkı etrafında başlayan protestolar kısa sürede ülke çapında büyük bir siyasi gerilime dönüştü. Elbette demokratik toplumlarda protesto etmek, hükümet politikalarını eleştirmek ve kamusal talepleri dile getirmek meşru haklardır. Ancak Gezi sürecinin kısa zamanda hükümeti sokak üzerinden devirmeye yönelik söylemlerin de üretildiği çok daha geniş bir siyasi çatışmaya dönüş(türül)mesi, Türkiye'de siyasetin normal demokratik kanallarının dışına taşınması tartışmalarını yeniden gündeme getirdi.
Aynı yılın sonunda yaşanan 17-25 Aralık süreci ise devlet içerisindeki örgütlü bir yapının bürokratik ve yargısal kapasitesinin seçilmiş hükümete karşı nasıl kullanılabileceğini gösterdi. Bu süreç, daha sonra 15 Temmuz'a giden yolun anlaşılması açısından da kritik bir eşikti. Çünkü artık mesele klasik anlamda askerî vesayet değildi. Devletin kritik kurumlarına uzun yıllar içerisinde yerleşmiş bir örgütün emniyet, yargı ve bürokrasideki gücünü siyasi iktidarı değiştirmek amacıyla kullanması söz konusuydu. Nihayet 15 Temmuz 2016'da Türkiye, yakın tarihinin en ağır kırılmalarından biriyle karşı karşıya kaldı. FETÖ'nün darbe girişimi yalnızca hükümeti devirmeyi değil, demokratik siyasal düzeni bütünüyle ortadan kaldırmayı hedefliyordu. TBMM'nin bombalanması, Cumhurbaşkanımıza yönelik saldırı girişimi, güvenlik kurumlarının hedef alınması ve sivillerin üzerine ateş açılması, Türkiye'nin nasıl büyük bir tehlikenin eşiğinden döndüğünü gösterdi. O gece ortaya çıkan toplumsal direnç ise son 25 yıllık dönüşümün başka bir boyutunu görünür kıldı. Daha önce devletin ve siyasetin uzağında kaldığını düşünen geniş toplum kesimleri bu defa demokratik siyaseti ve kendi iradelerini korumak için doğrudan sahaya çıktı.

8