Batı medeniyetinin yükseldiği Kıta Avrupası insan hakları ve demokrasi havariliğini kimseye bırakmazken aynı zamanda dünyada çoğu ülkenin sömürgeleştirilmesinde ve sonrasında yaşattıkları bu havariliğin sadece kendileri açısından bir retorik olmaktan öteye gidemediğini defaten gösterdi. Bu açıdan Kıta Avrupası'nın sicili oldukça kabarıktır. Ancak, bunun yeni bir durum olmadığı, geçmişinde de sicilinin bugünden çok daha kötü olduğu görülüyor. Bu bağlamda, Şener Aktürk'ün 'Modern Dünyanın Kökenleri: Batı Avrupa'da Müslümanların ve Yahudilerin Yok Edilmesi' başlıklı kitabı, işte bu geçmişi aydınlatıyor (Paradigma Yayınları, 2025). Aktürk kitabında Orta Çağ Avrupası'nda Müslümanlar ve Yahudilerin sistematik bir şekilde nasıl soykırıma uğratılarak homojen bir Kıta Avrupa'sının oluşturulduğunu ve bunun arka planındaki dinamikleri kapsamlı bir şekilde değerlendiriyor.
Aktürk çalışmasında 1059-1529 yılları arasındaki 470 yıllık bir dönemi ele alıyor. Müslümanlara ve Yahudilere yönelik sistematik soykırımın merkezine bu dönemde uluslar-üstü bir güç olarak yükselen papalık liderliğindeki ruhban sınıfını koyan Aktürk, ruhbanlığın Hristiyan olmayanlara yönelik adım adım devreye aldığı dışlayıcı ve nihayetinde yok edici politikaların uygulanmasının da Katolik monarşiler arasındaki rekabetle kolaylaştığını örnekler üzerinden açıklıyor (sh.41). Söz konusu dönemin başlangıcında gerçekleşen Gregoryen Reformları ile güçlenen ruhban gücü en ihtişamlı dönemini Papa III. Innocent döneminde (1198-1216) yaşar (sh.42). VII. Gregory 1075 yılında yayımladığı Dictatus Papae fermanıyla kralları görevden alabilme yetkisini Papaya vererek Papalığı monarşiler üstünde (uluslar-üstü) bir konuma yerleştirir (sh.46).
Bu dönemde Papalık Hristiyan olmayan azınlıkları öncelikle dışlayıcı bir şekilde yeniden tanımlamakla işe başlar (sh.42): '…Dini azınlıkların dışlayıcı bir yönde yeniden tanımlanması, Katolik Kilisesi'nin 1215 yılında Dördüncü Lateran Konseyi'nde Hristiyan olmayanları farklı kıyafetler giyme zorunluluğuyla damgalaması ve farklı bölgelerde yaşama zorunluluğuyla fiziksel olarak tecrit etmesiyle kritik bir eşiğe ulaştı…' Elbette bu adımla yetinilmez. Toplumdan fiziksel olarak da tecrit edilen Müslüman ve Yahudilerin din değiştirmeleri yönünde dönemin monarşileri üzerindeki baskılar giderek arttı. Bu amaçla aforozdan herhangi bir krallığı din hizmetlerinden tamamen mahrum bırakma cezasına (interdict), Engizisyon mahkemelerinden Haçlı seferleri düzenlemeye kadar çok çeşitli araçlar adım adım uygulanır (sh.43).
Benzer şekilde gezgin tarikatlar (Dominikenler ve Fransiskenler) da aynı amaç için seferber edilir (sh.51). Ayrıca, Tapınak Şövalyeleri, Aziz Yuhanna veya Hastane Şövalyeleri Katolik askeri tarikatlar olarak sahaya sürülür (sh.52). Hanedan evliliklerini onaylamayı da bu sürecin bir parçası olarak kullanan Papa aforoz ettiği hükümdarı tahtan indirebilir hale gelmiştir (sh.47). Böylece, çoğu ülkede önemli bir nüfusa sahip olan Müslüman ve Yahudiler açısından çember tamamen daraltılır.
Dahası, Papalık Kıta Avrupası'nda dini türdeşleşmeyi sağlamak, yani çoğu ülkede ciddi nüfuslara sahip olan Müslüman ve Yahudi topluluklarını yok etmek için çok önemli iki adım attığı görülmektedir. Birincisi, Hristiyan olmayanların hükümdarın malı sayılması iken ikincisi insan da sayılmayacaklarına yönelik değerlendirmedir (sh.53). Akıl yürütme kapasitesi ile Hristiyan olma arasında bir ilişki kurularak bu kapasiteye sahip olanların Hristiyan oldukları, dolayısıyla Hristiyan olmayanların akıl yürütme kapasitesine sahip olmadıkları, bu nedenle de insan sayılmayacakları çıkarımında bulunulur (sh.54). Aslında Hristiyan olmayanların insan sayılmayacaklarına dair bu değerlendirme ile uzun bir dönem oldukça etkili olan ve günümüzde de devam eden oryantalizmin temelleri de atılmış olur. Edward Said'in meşhur kitabında işaret ettiği gibi, oryantalizm ile artık insan da sayılmayan 'Doğu' susturulur ve kendini anlatma imkânı elinden alınır. Batı, Doğu'nun temsillerini kendisi üretmeye başlar. Tek taraflı hikâye üretiminde Batı tarafından işlenen cürümler de cürüm olmaktan çıkartılır ve Batı'nın Doğu'ya bir insanlığı olarak çok rahat bir şekilde sunulabilir.
Artık sözün bittiği noktaya gelinir. Gelinen noktada, yazarın ifadesiyle "papalık emperyalizmi" devrededir (sh.59). Her yerde sistematik soykırım başlar. Sonuç tam bir faciadır (sh.61): '…Katolik ruhban, 1064'te Barbastro'nun işgali ve Müslümanların katlinden 1526'da Aragon Müslümanlarının yok edilmesine kadar, tehcir, zorla din değiştirme ve katliamlar aracılığıyla, Batı Avrupa ülkelerinde tüm Müslümanlar ve Yahudiler başta olmak üzere Hristiyan olmayanların yok edilmelerini sağladı. Bu süreç, Batı Avrupa'yı dünyanın dini açıdan en türdeş bölgesi haline getirdi…' Oysa, soykırımdan önce Müslümanlar İspanya, İtalya, Macaristan ve Portekiz'de, Yahudiler de İngiltere ve Fransa'da Hristiyan olmayan en büyük azınlıktır (sh.64). Özellikle İspanya'da yaşananlar çok daha dramatiktir (sh.89): '…Dolayısıyla Müslümanlar bir zamanlar İspanya'da nüfusun yüzde seksenine ulaşan büyük çoğunluğunu oluşturuyorken, on beşinci yüzyıl sonunda Müslüman varlığına son verilmek üzereyken nüfusun sadece yüzde yedisi civarında bir azınlığa indirgenmişlerdi…' Dolayısıyla, Aktürk'ün de vurguladığı gibi Kıta Avrupa'sında modern zamanlarda görünür olan türdeş dini demografi, doğal bir durum olmaktan ziyade 470 yıllık kararlı ve bilinçli bir çabanın sonucudur (sh.110).
Özetle, Aktürk'ün de ifade ettiği gibi, soykırım, etnik temizlik ve nüfus mühendisliği sosyal bilimlerde ulus devletler sonrası milliyetçi aktörler tarafından işlenen cürümler olarak değerlendirilmesine rağmen aslında ulus devletler öncesi bir dönemde en büyük soykırım, etnik temizlik ve nüfus mühendisliği Müslümanlara ve Yahudilere yönelik olarak Kıta Avrupası'nda gerçekleştirilmiştir (sh.104).
Dolayısıyla, modern dönemde bu kapsamdaki cürümler yeni olmaktan çok Kıta Avrupası açısından bir sürekliliğe sahiptir. Bu sürekliliğin izlerine yakın zamanda Avrupa'nın kalbinde, Bosna'da şahit olduk. Bosna rastgele bir coğrafya değildir. Çok kültürlü, çok dinli, bir arada yaşama deneyiminin sürdürüldüğü topraklardı. Savaş öncesi Saraybosna'da Boşnak Müslümanlar, Hristiyan Sırplar, Katolik Hırvatlar ve Yahudiler bir arada yaşamaktaydı. Bosna savaşı Batı'nın sessizliği ile Avrupa'nın kalbinde en büyük insanlık dramının yaşanmasına yol açtı.

11