Mutluluk ülkesi

Elbette böyle bir ülke yok. Böyle bir dönem, böyle bir toplum, böyle bir sosyal yapı, böyle bir yaşam tarzı, böyle bir hayat muhtemelen hiç olmadı, olmamıştır; yüksek ihtimal olmayacaktır da. Bunu biliyoruz. Bunu iliklerimize kadar hissettiğimiz için nereye gitsek yüreğimizde bir eksikle yaşıyor, o eksiği bir yara gibi bakışlarımıza yansıtıyor, nereye baksak soluklaşan yalnız ruhlarla karşılaşıyoruz. Mutluluğun bütün araçları var oysa. Sonsuza kadar uzanan bir evrenin içinde yaşıyoruz. Bundan, bu sınırsızlık hissinden daha büyük bir saadet olabilir mi Canımız sıkılmasın diye ha bire değişen, açılıp kapanan, renk değiştiren bir göğümüz var. Boşluktan, yumuşaklıktan, şeffaflıktan daha ne isteyebilir ki insan Her birinde farklı bir ruh haline girebileceğimiz mevsimlerimiz, konuştuğunda anladığımız, konuştuğumuzda anlayan hemcinslerimiz var. Bundan daha büyük bir esenlik, daha yüce bir coşku düşünülebilir mi Açlık da güzel tokluk da. Yürümek de güzel durmak da. Bakmak, dokunmak, hissetmek, düşünmek... Bütün bunlar mutluluğun vesilesi olduğu kadar mutlu bir toplum kurulmasının da mutlu bir ülke inşa edilmesinin de imkanları.

Mutluluğun araçları o kadar çok, bir mutluluk ülkesi o kadar kolayca kurulabilir ki... Gelgelelim biz zoru tercih ediyoruz. Kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyoruz. Temizlemiyor, kirletiyor; yan yana getirmiyor, ayırıyoruz. Yapmak için ayarlanmış bir bünyenin kendini yıkmaya adamasını hazmetmek zor... Ama gerçek bu ve İnsanlık tarihi bu yüzden büyük ölçüde yoksulların, yalnızların, kimsesizlerin, hastaların, acı çekenlerin, gözleri açık gidenlerin, mutsuz insanların tarihi. Belki de tarih ağlayışların değil de tebessümlerin, çalıp çırpmanın değil de yoksulları doyurmanın hikayesi olsa o zaman, işte belki o vakit en azından bir mutluluk ülkesi kurmanın hayallerini güdebilirdik. Yazık ki acının, ağrının, kederin ülkelerini kurduk, mutluluğunkini kuramadık. Yazık ki köleliğin, zulmün, despotluğun ülkelerini kurduk ama mutluluğunkine ulaşamadık. Yazık ki arsızlığın, hırsızlığın, kötülüğün ülkelerini kurduk ama mutluluğun ülkesini inşa edemedik. Ülkelerimizin harcına hırs karıştı, menfaat karıştı, bencillik, kıskançlık karıştı da bir katre olsun iyilik mayası katılamadı. İşte bu yüzden, tam da bundan dolayı mutluluğun ülkesi yoktur, olmamıştır, olmayacaktır. Bununla birlikte belki memleketi olabilir. Geniş mutsuzluklar ülkesinin daraltılmış alanlarında küçük mutluluk adacıklarına rastlanabilir, toplumlar değil bireyler mutlu olabilir...

Mutluluğun topografyada bir karşılığı yok. Bugüne kadar kurulmuş binlerce medeniyetin hiçbirinin adı Mutluluk Ülkesi değil. O olsa olsa içimizde bir yerde, var ama göremediğimiz bir hal içre bir görünüp bir kayboluyor. O düşlerimizin, anlık iyi hissedişlerimizin, hayallerimizin parıldadığı yerde duruyor. Belki bir de sanatın ve edebiyatın üretimlerinde; kelimelerin, cümlelerin satır aralarına gizlenmiş. Kim bilir, ülkesi olmadığı için memleketle yetinen mutluluk belki orada da satır aralarına sığınarak insanın hışmından korunmayı umuyordur Kim bilir bütün zamanlarda hayatın gerçeğine eklemlenemeyen mutluluk kendini korumak için düşlere, düşlemlere, sanat ve edebiyat üretimlerine sığınmakta bulmuştur çareyi Üstelik orada bile, elimizden her an kayıp gitme kaygısı taşıdığımız eşsiz anlarda, düşlerde, hayallerde, edebiyat eserlerinin içinde bile mutlak mutluluk yoktur. Ne yapar eder, her hayal kendine bir hayal kırıklığı, her düş kendine yüzü asık bir gerçeklik bulur. Değil mi ki masallar bile mutluluk beldelerindeki mutsuzluğa dönüş krizleriyle başlıyor, metin boyunca kaybedileni yeniden bulmak için kahramanlar sayısız badireyi atlatıyor, sayısız sınamadan geçiyor.

Mutluluk işte bu yüzden, bu kısa ömründen, bu kırılganlığından dolayı, bir memleketi baştan aşağı dolaşamayacağı, bir ülkenin, bir devletin atmosferine dönüşemeyeceği için kendine bir memleket arar, o memleketi bulduğunda bile gerçek ansızın masalın iklimiyle yer değiştirir. Ülkeden farklı olarak memleket bir yasayı, bir organizasyonu, bir kurallar kümesini barındırmaz. Tam tersine bir doğayı, bir yasasızlığı, bir rahatlamayı, kendine gelmeyi, özlemi, bir hayali çağrıştırır. Mutluluk ile memleket arasındaki ilişki tam da bu çıkarsız ilişki, bu yasasızlıktır veya daha doğru bir ifadeyle doğanın yasası, insanın, insan olmanın yasasıdır. Bu manada mutluluk hiçbir yerde, hiç kimsenin sürekli görebileceği, elde edebileceği, mülkiyete dönüştürebileceği bir şey değildir. Kesinleşmiş bir durum, öncesi ve sonrasıyla bütünlüklü bir yaşam yerine bir geçiş kipi olarak, yakalandığında bile her an elden avuçtan kaybolma potansiyeli taşıyan geçici bir esenlik duygusudur. Doğrusunu söylemek gerekirse hayal ile hayal kırıklığı arasındaki gerçekliğe kurulan insan için bu her daim bir düş, insanlık içinse bir ütopya olarak kaldı ve öyle görünüyor ki kalmaya da devam edecek... Neresinden bakılırsa bakılsın mutluluk çok kısa bir süreç, anlık bir ruh hali, "evet, işte bu ve zaman burada dursa onu tanımlayabilirim, ona dokunabilirim" dediğimiz ama bu cümleyi kurduğumuz anda bile elimizden kayıp giden, çekilip alınan saniyelik bir kendini iyi hissetme kipinden başka bir anlam ifade etmiyor. O ya yeniden gelmeyecek olan hoşnutlukların ya hiç gelmeyecek olan sevinçlerin veya yaşarken fark etmediğimiz coşkuların sonradan hatırlamayla elimize sıkıştırıldığı zalim hayatların geçici bir hediyesinden başka bir şey değil. Silip süpürücü bir köpük bulutunun önünde savrulup duran bizler için bireysel iyi hissedişlerin bir adım önüne geçerek toplumları ve devletleri mutlulukla buluşturmak o kadar zor mu Her şey küçük bir kımıltıya bağlı... İşime gelse bile o kötülüğü yapmamalıyım. Bunu söylemek dünyanın en zor işi ve bunu söyleyemediğimiz için mutluluk memleketi hep ütopyadan ibaret kalacak.