Bahar geliyor. Bulutların rengi değişti. Sular artık daha berrak akıyor, toprak yumuşuyor, yel hafifledi. Kuş sesleri dolduruyor kapıları, pencereleri. Doğa bir baştan ötekine gözlerini açıyor, etrafına bakıyor, dünyayı yeniden kurmanın planlarını yapıyor. Hayat güzün bıraktığı yerden yolculuğuna devam etmek istiyor. Dünyamız eski dünya, göğümüz eski gök, ırmaklarımız eski ırmaklar. Akasyalar da bin yıl öncenin seslerini haber veriyor, söğütler, sardunyalar da. Her tomurcuk eskiyi yeniye, yeniyi hayata bağlayan bir anlık tebessüm, bir tutam sevinç, bir yudum nefes. Bakın, tepelerdeki kar, bin yıl öncenin beyazını taşıyor buraya, aşağıya, olduğumuz yere. Bakın, kaynakların şırıltısı aynı ezgiyle akıyor yarpuzları dolaşarak buraya, olduğumuz yere. Çakıl taşları da eski parlaklığında, papatyalar, gelincikler de. İnsanın eğilip öpesi geliyor toprağı, bunca cömertliğinden sonra. Çimenlere sofra kurup oturası, uzun uzun bakası geliyor göğe, akan bulutlara. Her şey, her şey o kadar güzel, büyüleyici, bağlayıcı, şenlendirici ki. Her şey, her şey o kadar olduğu yerde, olması gerektiği durumda ki. Bir tek insan. O, olması gerektiği yerde değil. Bir tek insan, o olması gerektiği durumda değil. Bir tek insan, o yapması gerekeni yapmıyor.
Bahar geliyor bak, kollarını açıp sarılsana. Kaynak sularına eğilip içsene. Değil bir ömür, değil beş on yıl, birkaç saniyelik gökyüzü temaşası bile doğmuş olmanın, var olmanın, var olacak olmanın fiyakası için yeterli değil mi İşte şimdi, tam da burada, bu an durup bir sor kendine: Bütün bu güzellikleri kazanmak için ne yaptım Nasıl hak ettim doğmayı, yaşamayı, dokunmayı, sevmeyi Ve devam et: Çiçek kokularını içine çekip kanına karıştır. Çimenleri öpüp başına koy. Karıncaya dokunup kelebeklerin peşinden baka kal. Güneşi öv, bulutlara şiir yaz, yağmurlara selam yolla. Geceyi huzurla kabul et kalbinin en yeni odalarına, yıldızları rüyalarına çağır. Yürüyüşe çık, şarkı söyle, Tanrı'ya ve emanetçisi doğaya şükürlerini sun. Çünkü sen busun, bu olmalısın. Bütün bu ihtişam gözlerini kamaştırmıyor mu senin Bütün bu varlıklar başını döndürmüyor mu Işık, parıltı, ahenk büyülemiyor mu kalbini Bu yeknesaklık, bu sıra dışılık, bu tam da olması gereken, bu mucize aklını çelmiyor mu senin Ve sen bütün bu güzellikleri elinin tersiyle iten, bütün bu güzellikleri daha da güzelleştirmesi gerekirken kirleten, bozgunculuk yapan, yok eden… Ahmaklık parayla değil ki!
Bahar geliyor ve kapımızda savaş var. Nevruz ateşi aydınlatmıyor Zağros dağlarını, karanlıklardan karanlık beğendiriyor, ölümlerden ölüm... Biz ateş yakıyoruz, etrafında dans edelim diye, onlar bizi ateşin içine atıyorlar. Biz baharı çağırıyoruz gök açsın, rahmet yağdırsın diye bulutlar, onlar bize baharı göstermemek için savaş açıyor, uçaklarını gönderiyor, ölüm yağdırıyorlar. Bahar geliyor ve gökyüzü kapalı bombalardan. Kuş cıvıltıları tahammül edemiyor jet gürültülerine. Kuşlar uzakta, dağların ardında, dallarda; jetler burada, şehirlerin, bedenlerin üstünde. Bahar geliyor ve çocuklar ölü bu yüzden. Bahar geliyor ve okul bahçesinde çiçek kokusu yerine barut kokusu. Bahar geliyor ve toprağın üzerine çiğ yerine metal ağıyor. Bahar geliyor ve asit yağmurları, petrol kabukları dokunuyor insanların yanaklarına. Bahar geliyor ve sevgiyi yok eden nefret her kapıda, her pencerede, her yürekte. Bahara bakan gözlerde şenlik yerine yas ayinleri. Bahar onarmaya geliyor, insan kırıp parçalamaya ve bahar da nevruz da nefretin altında kalıyor…

17