Tayyare yapacaktık, bırakmadılar!

Cumhuriyet'in ilk 30 yılı kutsallaştırılarak anlatılırken, ekonomik gerçekliği perdelenen fabrika sayıları ve borç rakamları açığa çıkarılıyor—ama bunu başarı olarak sunmak ne kadar haklı?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Türkiye'nin tek parti döneminin ekonomik politikalarının resmî ideoloji tarafından sorgulanamaz bir kutsallıkla ele alındığını, oysa teknik veriler (fabrika sayısı, dış borç, köylerin altyapı eksikliği) incelendikçe söylenen başarı hikâyesinin gerçekliği yeterince yansıtmadığını savunuyor. Bu eleştiriyi yaparken Osmanlı dönemindeki sanayi faaliyetleriyle karşılaştırma yaparak, yeni rejimin başarılarının abartıldığını gösteriyor. Peki, bir ekonomik sistemin başarısını ölçerken sadece yapılan fabrika sayısı mı yoksa halka sağlanan refah mı esas alınmalı?

Tek parti devri, muvaffakiyet, ilerleme ve modernleşme üzerinden takdis edilir (kutsanır). Bu kutsallık, ekonomi gibi teknik bir sahada bile sorgulamayı zorlaştırmıştır.

Türkiye, tek parti devrinde ekonomik manada "kendine yeten ama zenginleşemeyen" bir ülke görüntüsü veriyordu. Müesseseler inşa edildi, ama piyasa inşa edilemedi. Temeller atıldı, ama bina tamamlanamadı. Cumhuriyetin ilk otuz yılı, idealler ile imkânsızlıkların çatıştığı, çetin bir ekonomik imtihandır.

Tayyare yapacaktık, bırakmadılar!

Demokrasinin gelişi ve halkın tek partiden yüz çevirişinin ardında da bu hastalıklı ekonomi ve buna bağlı yolsuzluklarla sefaletler yatar. 1930'da Serbest Fırka'nın kurulması, bu ekonomik manzaranın perdelenmesi maksadıyladır. Nitekim fırka, hükûmete en ağır tenkitlerini ekonomi üzerinden yapmıştır.

Çıplak ayaklı çocuklar

Buna mukabil yeni rejim, Osmanlı'dan enkaz devraldığını her fırsatta dile getirmiştir. Çıplak ayaklı çocuklar, resmî ideolojinin sembolik bir sloganıdır. Hâlbuki Osmanlılar zamanında çarık giyen çocuklar, tek parti zamanında çıplak ayakla gezmiş, ancak 1950'de ayağına lastik ayakkabı bulabilmiştir.

Halkın hayat şartları hep zayıf olmuştur. Evet, zaman icabı bazı iyileşmeler gözükmektedir. Bazı köylere mektep, dispanser, karakol yapılmıştır. Fakat bu "modernleşme" büyük nispette şehir merkezleriyle sınırlı kalmıştır. Köylerin büyük kısmında cumhuriyetin ilk 30 yılında hâlâ altyapı yoktur, elektrik yoktur, yol yoktur, telefon yoktur, hatta su yoktur.

1940'ların sonunda Türkiye'nin %80'i köylerde yaşamaktadır. Hâl böyleyken "çıplak ayaklı çocuklar ayakkabı giydi" gibi ifadeler, sosyal realiteyi yumuşatma ve zafer hikâyesi imal etme gayretlerinden başka bir şey değildir.

Tayyare yapacaktık, bırakmadılar!

Borç yiğidin kamçısı

İmparatorluk borç aldı da cumhuriyet borç almadı mı Almaz olur mu "Genç Cumhuriyet hiç borç almadı, kendi yağında kavruldu" ifadesi hakikat dışıdır. Türkiye her devirde dışarıdan ve içeriden borç almıştır.

Tek parti hükûmetleri, üzerinde hiç harb tehdidi olmadığı hâlde, Osmanlı borçlarının çok üzerinde miktarda borç almış, üstelik bunlar randımanlı kullanılamamıştır. Mamafih Atatürk, bütçe müzakerelerinde bunun, memleketin malî itibarına gösterilen ciddi emniyetin ve haricî siyasetindeki dürüst hareketin tecellisi olduğunu söylemiştir.

1930'da 25 senelik kibrit ve çakmak tekeli mukabilinde bir Amerikan şirketinden %6,5 faizle 21 milyon lira (10 milyon altın dolar) borç alındı. 1931'de Türkiye maliye vekili Şükrü Saracoğlu riyasetindeki bir heyet 50-100 milyon lira arasında bir kredi bulmak üzere Amerika'ya gitti, ama muvaffak olamadı.

1934'te Sovyet Rusya'dan 8 milyon dolar; 1938'de İngiltere'den 16 milyon sterlin; aynı yıl Almanya'dan ise 150 milyon mark borç alındı. Atatürk öldüğünde, dış borç 200 milyon lira civarındaydı. Bu miktar takriben bütçenin %58'ine ve 156 milyon dolara karşılık gelir ki, ABD enflasyon (tüketici fiyat endeksi) baz alındığında, günümüzde yaklaşık 3,5 milyar ila 4 milyar dolar arasındadır.

Tayyare yapacaktık, bırakmadılar!

Atsan atamazsın...

Azınlıklar, bankacılık, dış ticaret, sanayi, perakende ticaret gibi sahalarda tesirli idiler. Ekseriyetle tahsilli ve tecrübeli bir sınıftı. Bunların tasfiyesi aynı zamanda sosyoekonomik cihetten büyük bir kayıp teşkil etti. Bunlar, hususi sektörün omurgasıydı ve dışlandılar.

Devletçilik ve devletleştirme ağır bir finans yükü getirir. Devletçilik modelinde devlet hem yatırımcı hem işletmecidir. Bu hâl, devamlı bütçe açığına sebep olabilir. Amme kaynaklarının tesirli kullanılmaması hâlinde buhran doğar.

Yatırımların politik tercihlere göre yapılması, ekonomik rasyonaliteyi gölgede bırakır. Mesela zarar eden kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT'ler) uzun vadede devlet bütçesine yük olur. Atsan atamazsın, satsan satamazsın!

1930'larda devlet eliyle kurulan fabrikalar, ilk devirlerde birer efsane gibi görünse de 1940'lara gelindiğinde bu modelin sürdürülebilirliği sorgulanmaya başlanmıştır. Devletin her şeye karıştığı bir ekonomi modeli uzun vadede yatırım vasatını da boğar. Türkiye'de 1930-1950 arasında hususi sektörün gelişememesinin bir sebebi de budur. Devletçilik, bir ideoloji olmaktan öte, zamanla dokunulmaz bir dogma hâline gelmiştir.

O hâlde neden tek parti devri ekonomik sistemi hep bir başarı hikâyesi gibi anlatılmaktadır Çünkü bu devir, resmî ideolojinin temelini oluşturan "kurucu mitos"u barındırır. Bu devir ilerleme ve modernleşme üzerinden takdis edilir (kutsanır). Türkiye'nin 1920-1950 devri ekonomi politikalarının sorgulanamaz bir kutsallıkla ele alınması, teknik bir saha olmasına rağmen, gerçeği perdelemektedir.

Cumhuriyetçi ekonomi politikaları yetersiz kaynaklar, az gelişmiş altyapı, global krizler gibi faktörlerle baş etmeye çalışmıştır. Evet, bazı muvaffakiyetler vardır. Ama bunlar sosyal refahı artırmaya yetmemiştir. Reformlar halkın geniş kesimini değil, daha çok modernleşme vitrinini beslemiştir. Bu sistem, tek parti idaresi yıkıldıktan sonra bile, ekonominin yakasını bırakmamıştır.

Tayyare yapacaktık, bırakmadılar!

Fabrikalaşma: Bir Osmanlı politikası

İmparatorluğun sanayi mirasına dudak bükenler, cumhuriyetin ilk 15 senesinde 44 tane fabrika kurulduğunu iddia eder. Ekonomisi dışa kapalı, sıkı devletçi, baskıcı, halkın perişan yaşadığı, hürriyet ve demokrasinin bulunmadığı, bütün kaynakların tek parti ve ekibinin elinde olduğu, sadece onları zenginleştirdiği bir zeminde 44 fabrika olsa, ne ifade eder

Kurulan fabrikaların çoğu halka/hususi sektöre ait olmadığı için, otoriter rejimi güçlendirmekten başka bir işe yaramamış; ancak sebep olduğu buhran, demokrasiye geçiş safahatını hızlandırmıştır. Bu 44 fabrikanın büyük bir kısmı imparatorluktan kalma olup revizyona tabi tutulmuştur. Bir kısmı depo, tersane, baraj, askerî tamirat atölyesi, maden cinsindendir. Çoğunda da sadece temel atılmıştır. 1938-1950 arası 11 fabrika kurulmuştur.